19 Ocak 2014

Overloaded Hayal Kırıklığı

ORTALIK İHANETTEN VE HAYAL KIRIKLIĞINDAN GEÇİLMİYOR. DİKKATLİ BASIN YERLERE.


Bu aralar o kadar fazla üzüldüm ki anlatamam. Dersiniz; her insanın hayatında o süreçler olur, çok mutlu geçirdiği dönemleri, çok mutsuz geçirdiği dönemleri… Ama gördüklerim sağ olsunlar, bu aralar mutsuzluğum overload oldu.

Ve bu overload’un başlıca nedeni hayal kırıklıklarından kaynaklanıyor ne yazık ki. Annem atalarımızdan kalma şu “Bir insanı bin yıl geçse de tanıyamazsın” sözünü çok sık tekrarlardı bana. Halbuki belli başlı olgular vardır hani arkadaşını dar gününde, tatilde, alışverişte gibi durumlarda tanırsın diye. Onlar sadece başlangıç evrelerinden ipuçları veren durumlar. Yoksa sahiden de bir insanı bir ömür boyu tanımak mümkün değil bence.

“Acaba neden böyle yapıyor? Ben bir şey mi yaptım acaba? Neden benimle konuşmuyor? Neden düzeltmedik?” sorularını kendi kendine tekrar etmekten beyni yanıyor insanın. Başkalarını sorgulayacağına kendini sorgulamaktan… Aslında gereksiz. Böyle çevremde umursamaz insanlar var, bir özeniyorum, bir özeniyorum onlara anlatamam size. Rahat rahat tweet atıyorlar “Sizi sevmek için hiçbir nedenim yok.” “Gram umurumda değilsiniz.” Diye… Tamam belki o kadar da değil diyeceksiniz ama sahiden sevgi konusunda mesafe gerekiyor. Tokadın nereden geleceği belli olmuyor.

Gene isim vermemek suretiyle (Gerçi versem vermesem ne fark eder, çevremde yüz bin milyon kişi aynı dertten muzdarip bu aralar) bir şeylerden bahsedeyim. Yakinen tanıdığım bir şahıs, yakinen tanıdığı bir şahısla iletişimini kopardı. Buna mecbur kaldı. Sonuçta arkadaşlık, dostluk, aşk ilişkileri iki tarafın aldığı çift kişilik kararlar neticesinde ilerleyen müessesler. Ben duruma yorumsuz yaklaştım hep. Hatta %70 oranında kendi yakınımı suçladığım da doğrudur. Çünkü ben ne olursa olsun, yaptığı yanlış da olsa, doğru da olsa sevdiği insanın yanında duranlardan değilimdir. Aslında telaffuzum yanlış oldu. Yanında dururum. Ama yaptığını tasvip ettiğim anlamına gelmez. Zira bir hatasını görürsem, isterse anam olsun söylerim yüzüne “Bunu yapmaman lazımdı” diye. Sorunlarımdan biri bu. Bunu yapamayan insanlar. Karşı tarafı dinlemeden, ne olup bittiğini bilmeden, sadece kendi arkadaşından, kardeşinden, kuzeninden, yeğeninden, amcasından duyduğu kadarıyla karşı tarafa cephe alan insanlar…

İnsanlarımız…

Var olduğuna hayret ettiklerim, dehşet duyduklarım, gerekirse saygıyla pıçaklayabileceklerim; aynı evreni paylaşmak mecburiyetinde kaldığım uzay hemşerilerim.


Sizin analitik, kritik, eleştirel düşünce sisteminizi s*keyim ben. (Artık sırf ailemin değil hocalarımın da okuduğu blog yazılarımda bana küfür ettirdiniz ya, helal olsun lan size! Görün ne kadar kızgınım!)

Oğlum sen nabıyon ya? Sen nasıl saçma bir bağlılıkla bağlısın o arkadaşına da, onun yaşadığı bir ikili ilişki için gidip asla fikrini almadığın, konuşmadığın karşı tarafa saydırabiliyorsun? Arkasından konuş, arkadaşınla çekiştir, istediğini yap, gel blogunda yaz, ama gidip de o kişinin yüzüne “Sen benim kardeşime böyle böyle yaptın ne hainmişsin, ne g*t bir insanmışsın” deme. Sen o yüzüne çemkirdiğin tarafı dinledin mi? Sadece kendi arkadaşını dinledin, ona göre yargıladın, infaz ettin, bitti gitti… Ayrıca ikili ilişki amk bu! Sen buradaki üçüncü kişisin ne bokuma konuşuyorsun sen? Üçüncü kişiye ne yemek düştüğünü biliyorsun, git sizin klozette bol bol vardır ye oradan ne diyeyim ben sana? Beyinsiz.

Sorunlarımdan bir diğerine geçersek şöyle ki; daha yeni benzer bir durumu şöyle de yaşamış bulundum. Biraz da o açıdan anlatayım. Bazı hayal kırıklıklarına neden olan şeylerden ötürü iki arkadaşımın arası bozuldu. Ben de olayı tek taraflı dinledim sadece. Aynı şekilde olayı dinlerken hayret ettim, dehşet duydum ama henüz pıçaklama evresine gelmedim burada. Hala inanamama evresindeyim çünkü. Hala sorguluyorum “Neden” diye. Yani gidip “bazılarının” yaptığı godoşluklar gibi karşı tarafa “Vay efendim sen benim arkadaşıma beyle beyle yapmışsın, sen kim oluyorsun da bunu yapıyorsun” diye mesaj falan atmadım!!! Atmam. Çünkü benim analitik, kritik, eleştirel düşünce sistemim var.. Çalışıyor thank god.

Ha, mesaj atmıyor olabilirim, ama kızıyorum, mantıklı bir açıklama fena olmazdı. Ama mantıklı… Mantıksızlar sayılmıyor… Gerçi diyebileceğim bir şey de yok bu raddeden sonra. Allah kimseyi seçim yapmak zorunda bırakmasın, bırakırsa da yanlışı seçtirmesin.

İnsanları tanıyamama olgusunda zamanla değişmeleri de büyük etken aslında. Hepimiz değişiyoruz kabul ediyorum, fikirler değişir, fakat çevrene zarar verecek boyutta da değişmesin bir zahmet. Bir kişi o boyutta değiştiğinde ben gene anlam verememe evresine geçiyorum çünkü tüm o analitik bilmemne düşüme sistemime rağmen. Diyorum içimden “Bu adam aylar önce beyleydi, şimdi niye beyle davranıyor. Bir dediği bir dediğini, bir yaptığı bir yaptığını tutmuyor”. Düşününce; asla çözemeyeceğim bir şey aslında bu değişme mevzu. Misal ilişkiler insanlar değiştiği için mi bitiyor, yoksa değişmediği için mi? Başta her şey güzelken neden birden iğrenç ve çekilmez bir hal alıyor? Çocukluktan beri arkadaş olduğum insanlar var. Hepimiz ergenliğe girdik ettik çıktık yüz milyon kere değiştik hala anlaşabiliyoruz. Çünkü birbirimizi anlıyoruz. Ben bu arkadaşlarımın kötü huylarını; kötü huylarına, takıntılarına neden olan şeyleri biliyorum, onlar da benimkileri biliyorlar. İnsan psikolojisi diye bir şey var malum, bilmeyen dostlarıma hatırlatayım. Bazen karşınızdaki kişiyi o davranışıyla kabul etmeniz gerekir. Muhtemelen aynını o da size yapıyordur. O da sizi eksiklerinizle kabul ediyordur. Sırf o huyuna uyuz oluyorsunuz diye onu yargılamayın. Çünkü bir bakarsınız o size daha uzun bir liste çıkarır… ‘bunlara rağmen seni sevdim, sana katlandım’ diye.

Daha geçen gün bir başka arkadaşım (evet bir sürü arkadaşım var sorgulamayın hepsi aynı insan değil) bana dert yakındı “Hiçbir şey yapmadığım insanlar bana düşman oldular” diye. Hani dersin “Elbet bir şey yapmışsın.” Diye, ama diyemiyorsun işte, öyle değil. Çünkü sahiden de “çekememezlik” denen illet, bir insana durup dururken düşman olmaya neden oluyor. Ne kadar kırıcı, aşağılayıcı bir şey aslında… Çekememek… Tamam hepimiz kıskanırız, hepimiz bazen başkasının yerinde olmak isteriz ama şahsen kendi adıma gidip sırf bir insanı kıskandığım için onun hayatını karartmaya çalışmam. Önüne taş koymam. “O yapamasın, edemesin, başarısız olsun.” Diye düşünüp mutlu olamam. Böyle bir şeyden mutlu oluyorsanız zaten gidin bi psikolog falan görün amk. Sorun var sizde demektir. Kötüsünüz demektir.

Çok üzülüyorum cidden insanları tanıyamadığım için. Beni hayal kırıklığına uğrattıkları için. Şu güne kadar kaybettiğim arkadaşlarımı düşünüyorum da, ne boş sebeplerden kaybettim hep. Çoğu zaman başkası yüzünden kaybettim ben arkadaşlarımı. Çoğu zaman Almanya’nın yanında yenilen Osmanlı oldum. İşte bu da karşı taraf tarafından hayal kırıklığına uğratıldığınızın ağır resmi oluyor. Hiçbir zaman o Almanyalara kızmadım zaten. Hep itilaf devletlerine kızdım. Çünkü onların elindeydi, onların seçeneğiydi beni yenmiş ya da yenilmiş yapmak.


Hepimiz hatalar yaparız, hepimizin kötü yönleri var, yanlışları var… Bunları kestirip atmak çok kolay. İki kırıcı laf edip geçmek kolay. Zor olan çözmek, düzeltmek, anlamaktır. En zoru da saygı duymak işte…. Onu bir başarsanız… Kimseye ihanet etmeyin, kimseyi hayal kırıklığına uğratmayın. Karşınızdakinin neler yaşadığını bilmiyorsunuz, onun nasıl bir hissiyat içinde olduğunu bilmiyorsunuz. Bir de çok rica edeceğim artık benim sevdiğim insanları da üzmeyin, onlar üzülünce ben kahroluyorum üzülmekten yeter. Zaten 3. Sınıfım, yaşlanma sürecinde olan bir ailem var, kendi sorunlarım yetiyor, bir de siz gelmeyin üstüme. Sevdiklerimin sevdiklerisiniz amk beni nasıl üzüyorsunuz anlamıyorum zaten. Sizin yaptığınız bana nasıl ulaşıyorsa…

17 Kasım 2013

Metrobüse Binerken Arkadan İttirenlerin Yazısı

Uzun zamandır blog yazma işine geri dönmek istiyordum. Bununla ilgili kaç tweet attığımı takipçilerim bilir. Fakat bir türlü nasip kısmet olmadı. Düzenli yazarken fark etmemişim ama cidden zor işmiş blog yazmak.

Bu ortadan kaybolduğum süreç içerisinde güzel güzel hikayeler yazdım. Onları buralara koymadım çünkü pek sizin tarzınız olmadığını tahmin ediyorum. (Evet arkadaşlarım, sizlerden bahsediyorum... Tamam hepiniz değil birçoğunuzdan bahsediyorum) Şimdi bu naçizane dönüşü yaparken tüm komiklik yeteneğimi kaybettiğimi fark etmemle birlikte bu blog yazısını amaçsızca yazdığımı da fark ettim. Anlaşılan konu bulma yeteneğim ide kaybetmişim. Cidden benim burada ne işim var o zaman diye sormak istiyorum kendi kendime ama valla anlamadım, yazıyorum böyle mal mal. Aslında yazacak çooook konu birikti 16 ayda. Ama artık eskisinden daha sinirli bir insan olduğumu fark ettim. O yüzden yazamıyorum galiba. Çünkü eskiden kafam rahattı, objektiftim; (hiç de değildim, Ruslara az giydirmedim) şimdi ise bir Kova burcu olmanın nadide özelliği olan 'kendi kafandaki fikre körü körüne inanma/sabit fikirli olma' halindeyim. Beni biraz da hükümet bu hale getirdi. Agresif, sinirli biri olmamın en büyük sebebi onlar. Bir de hala erkek arkadaşım yok. (HALA?!?!) Eğer olsaydı onunla biraz kavga ederdim ve böylece yazacaklarımı düşünürken sinirlenip her şeyden vazgeçmezdim. Tabii bu hala hükümet sorunsalımızı çözmüyor. (Siyasete girmek istemiyorum ama arkadan ittiriyorlar sürekli, neyse ben güçlü kızım, kolay kolay itilmem devrilmem, bu cüsseyi yıkmak bazı "...."lar ister!!)

Neyse ya, olmayan konumuzu dağıtıyorum. Artık neredeyse her gün insanların sapıtma yolunda emin adımlarla ilerlediklerini görüyorum. Bunu en iyi görmemi sağlayan şey her gün metrobüse biniyor oluşum. metrobüse düzenli binen herkes blog yazabilir biliyor musunuz? Hatta ve hatta isterse senaryo, hikaye, kitap bile yazar. Her gün başka bir konu çıkıyor çünkü. Bulmamanıza imkan yok. İnsanların sapıtmalarından lafı buraya şöyle getirdim; klasik bir biniş-iniş/yer kavgası hikayesi anlatmayacağım. Şahit olduğum bir diyalogdan bahsedeceğim biraz.

Geçen gün Cevizlibağ'da 34A beklerken (34A'nın ana durağı Cevizlibağ'dır, metrobüs boş gelir oraya falan) önümde iki amca (65-75 yaşları arası) bağırarak konuşuyorlardı. Baya bağırarak konuşuyorlardı. O kadar yüksek sesliydi ki YTÜ Davutpaşa kampusündeki arkadaşlarım sohbeti duymuşlardır o derece. O kadar yüksek ses bariz bir şekilde duraktaki herkese konuşmaları duyurmak adınaydı. Sohbetin konusu "Belediyeler"di. Amcalardan biri lafa "Geçen yıllarda İzmir'e gittim. İzmir'i gördükten sonra anladım ki İstanbul cennet." diye bir nitelendirme yaptı. Sohbet temasının belediyeler olmasından amcanın nereye dikkat çektiğini anlamışsınızdır. Efendim İstanbul’da sorunlarla çok iyi baş ediliyormuş, burası başlı başına bir devletmiş, bu idare başka hiçbir yerde yokmuş… İşin can alıcı kısmı da on sene öncesine kadar İstanbul bu kadar mükemmel değilmiş. Son on senedir İstanbul böyle cennetleşmiş.

34A’yi beklemeye devem ettiğimiz dakikalarda yaptıkları bu İstanbul’u övelim ana fikirli konuşmanın duraksama kısımlarında, yüksek seslerini koruyarak “BU 34A DA NEDERE KALDI? BAK KAÇ TANE 34 GELDİ 34A GELMEDİ HALA!!” şeklinde şikayet etmeleri konuştukları konuyu bir hayli ilginç kıldı. Hem de 10 KOCA DAKİKA BOYUNCA hem metrobüs yoksunluğundan şikayet ettiler, hem de İstanbul belediyesini övdüler. (Bilmeyenler için diyorum metrobüs doldukça yenisi gelen bir sistem, neredeyse her dakika yeni bir tanesi gelir bu yüzden 10 dakika uzun bir süreç oluyor beklemede)

Önümüzde Cevizlibağ’dan teee Küçükçekmece’ye kadar uzanan korkunç araç trafiğini gördükleri halde, 10 dakikadır boş metrobüs gelmediği için insanların akraba olacak seviede birbirlerini fordlamaya başlayıp Cevizlibağ metrobüs durağının Reina sezon açılış gecesine döndüğünü kıçlarında “hissetmelerine” rağmen, o süreç boyunca bizim bu sikko belediyeyi övmeye devam ettiler.

YÜKSEK SESLE!!!

Anladık AKP belediyelerini sevdirmeye çalışıyorsunuz, CHP belediyelerini kötülüyorsunuz, aferin size, nice job, ama bari böyle bir şey yaparken İstanbul Belediyesi’ne ait bir sistemdeki hatadan şikayet etmeyin. Susun, o kısma karışmayın. Neredeyse aynı cümle içinde kendinle çelişiyorsun amcacım sen n’apıyorsun ya?

Tabii ki de kimsenin görüşüne böyle “samimi” bir ortamda zaten bir şey demem de, şimdi diyorum ki konuşurken daha dikkatli olmak lazım. Eğer bir görüşü başkasına aşılamak istiyorsan ilk önce kendinin buna inandığını karşındakine inandırman lazım. (Bu cümle olmadı di mi?)

Konuyu genele dökersek; fikirler değişebilir, bu normaldir. Sadece aynı cümle içerisinde değişmez.

Bu berbat yazımı bitirirken şunu söylemek istiyorum ki az önce yazıya bir konu bulup onu işlemişim kendimi tebrik ediyorum. ^_^ Amaçsızca başladığım yazıda insanların beyinlerinin bazı hücrelerini kullanıp bazılarını süresiz tatile çıkarmalarının nelere yol açtığından bahsetmem güzel bir öğütleme olmuş.


Dip not: Metrobüste konuştuklarınıza dikkat edin. Müzik dinliyor olsam da sizi duyabilirim.

17 Temmuz 2012

Sarılalım sıkı sıkı!




Bundan bir önceki yazım baya depresif olduğundan çok tepki çekmişti. Hayatın güzel yanlarından bahsetmem gerektiğini söyledi bazı kuşlar bana. Bir yazı dizisine başlamayı düşünüyordum aslında ben. Sonra kafamda bir ışık yandı. Allah'tan ampul değildi yanan ışık… Neyse… Yazı dizisine başlamadan önce, bu hayatın güzel yanlarını yazarsam, yazı dizisi ile arasında bir bağ kurabilirim, bu giriş yazısı gibi olur diye düşündüm.


Bugün ‘sarılmak’ kelimesini çok tekrar ettim. Çok tekrar ettik. Çeşitlerine değindik falan.  Evet evet, bazılarınız fark etmiştir, bazılarınız etmemiştir. Sarılmanın çeşitleri falan var. Hepsinin ortak noktası ise içten gelerek yapılan bir hareket olması. Çoğu zaman öpüşmek kadar iyi olduğunu düşünüyorum ben sarılmanın. Güven veren, yalnız olmadığını hissettiren, insanı tamamlayan türde bir şey.  İki kıtanın kıyı şeridinin birbirine uyması gibi, sarıldığınız zaman da bedeninizin karşınızdaki insana uyum sağladığını fark edersiniz. Buram buram cinsellik kokan bir cümle oldu sanki ama arkadaş sarılmalarını da kapsadım ben o cümleyle, bunu bilelim lütfen :D

Şu sarılma işini sıkıldığınız, mutsuz olduğunuz ya da kendinizi ruhsal olarak herhangi bir sebepten ötürü berbat hissettiğiniz anlarda yaparsanız sadece bir saniye içinde vücut enerjinizin değiştiğini fark edersiniz. Karşınızdaki kişiye ağlaya zırlaya derdinizi anlatırsınız, hiç tepki vermez, hiçbir şey demez fakat konuşmanız bittiğinde size sıkı sıkı sarılır ya, işte o zaman o tüm cevaplara bedel olur bir anda. Saatlerce öyle kalabileceğinizi düşünürsünüz.

Arkadaş sarılmasının çok tipi yoktur. Kafalar omuzda mümkün olduğunca çok sırıtarak ve sırt sıvazlayarak yapılır. Saf sevgi ile yapılan bir eylem olur bu genelde. Erkek-kadın arasında olandan çok çok farklıdır.


Gelelim ona. Erkek-kadın arasında olana :) En uzun süreli sarılmalar onlar oluyor genelde. Hele de arada ağır aşk varsa. İşte onun çok çeşidi var. Daha bugün masaya yatırdık bu konuyu. Benim favorim şu kadının başının, erkeğin göğsüne yaslanmış olan hali. Güven verici sarılma o mesela. Erkekler ne kadar saçları ile oynanmasını sevmezse, kadınlar da bir o kadar sever.  O sarılmalarda, erkek kadının saçını, kadın mayışana kadar okşayabilir mesela. Öpebilir falan saçlarından. Tamamen huzur içeren bir şey bir kadın için. Tabii bunun erkeğe hissettirdiklerini yazamıyorum pek, malum hiç o taraftan öyle bir deneyimim olmadı. :) Ama onlar içinde oldukça güzel olan bir eylem olduğuna eminim.



Kafa boyuna gömülen sarılmaya değinmemiz gerekirse, o da bol bol romantizm kokan bir sarılma çeşidi. İyi hissettirme konusunda bütün sarılma tipleri ile yarışabilir. (anne kucağı dahil =P) Kişinin, karşısındaki insanın kokusunu içine derin derin çektiği o anda baya yatıştırıcı etkisi olur vücutta. İşte bu yüzden öpüşmekle yarışır sarılmak. Şimdi yazmayacağım hepsini ama daha çoook sarılma var biliyorsunuz ki :)



Diyeceksiniz ki önceki yazının nasıl kurtarıcısı olur ki bu yazı?

Hayatı güzel yapan şeylerin başında aşk gelir. Ne kadar toplumumuzda, hatta tüm dünyada erkeklerin kadınlar gibi sevmediğine insansa da insanlar, bir gerçek vardır ki; o da herkesin kendince bir sevme yöntemi olduğudur. Erkek de kadına sarıldığında hissettiklerini inkâr edemez. Çünkü o duygu neredeyse elle tutulur, gözle görülür bir şeydir. İnsan kendini bir yere kadar kandırabilir. Herkesin sevmeye ve sevilmeye ihtiyacı vardır. Yoksa cidden bir önceki yazımda yazdığım kadar sıkıcı olur hayat. Tüm o zor olaylardan yorgun bir savaşçı gibi çıktığınızda, elinizi tutacak birinin olduğunu bilmek insana yaşam sevincini veren şeydir. Zannetmeyin ki erkekler çok güçlü, kadınlar çok güçsüz, bu duruma göre hissedilen şey değişiyor… Bunlar önceki nesillerin bize dayattığı aptal tabulardan başka bir şey değil. Yedi yaşındayken yere düştüğünde anneye ihtiyaç duyan insan yirmi yedisinde, kırk yedisinde veya altmış yedisinde ihtiyaç duymayacak mı? Hissettiği duyguları sınıflandırırken; çocukken “çocuk” diyorsak, insanlar büyüdüğünde “kadın” “erkek” demenin bir alemi yok. Hissedilen duygunun adı değişmiyor hiçbir zaman. Senelerdir aynı şeyler bunlar. Değişen sadece hissetme tarzı... değişen sadece sarılma tarzı :)

Eğer zaten bir insan; kadın ya da erkek fark etmez, kendisini “sevgiye ihtiyaç duymadığına” inandırmışsa, işte esas o zaman hayatı fazlasıyla boktan gidiyordur. İnsan gibi yaşamıyordur denebilir.


Hayatı güzel yapan şey insandır zaten. Aslında kötü yapan şey de insan. Ne diyeyim, hayat tuhaf. Sıkıcı ama güzel. Mademki yaşamaya mecburuz, onu güzelleştirmek de tamamen bizim elimizde.



28 Haziran 2012

Kötü Haberi Vereyim Dedim...

Dün Güzin Abla'ya 14 yaşında birisi yazmış. Yazının başlığı "Hayatımda hep bir şeyler eksik"  Allah allah bunun derdi neymiş acep dedim, okumaya başladım yazıyı. Orta sona gidiyormuş bu cici kız. Arkadaşları ile iyi geçiniyormuş ama bir sorun varmış hep. Onu eleştiriyorlarmış çok, arkasından konuşuyorlarmış, kıskananlar kavga çıkarmak istiyormuş. Ama cici kız kimsenin ona söz geçirmesine izin vermiyormuş tabii. Aferin! Öyle olsun hep.

Sınavlar çok yoruyormuş onu. Eve gidince test çöz, dershaneye gidince test çöz diyorlarmış sürekli. Test çözmekten okuldaki klasik sınavları yapamaz olmuş :/

"Oyun yaşım değil, ama 12 yaşındayken de test çözüyordum ben. Arkadaşlarıma bakıyorum hep geziyorlar eğleniyorlar, tek ben mi böyleyim diyorum. Yıllar geçiyor hayatım hep aynı, çocukluğumu yaşayamadım, gençliğimi yaşamak istiyorum istiyorum." demiş tam olarak son paragraflarda.

Tam burada ona yazının başlığını içeren durumdan bahsetmek zorundayım.

Sen çocukluğunu yaşayamadın, gençliğini de yaşamayacaksın, hatta büyüyünce de hiçbir şey değişmeyecek.

Biraz detay geçeyim neler olacak;

Liseye başlayınca aslında ortaokulun ne kadar da basit olduğunu anlayacaksın. O kadar çok zorlanacaksın ki eben şoolacak! Sınavlar daha kol gibi ne yazık ki. 9. sınıfın sonunda sana zorla bölüm seçtirecekler. Sen edebiyat yapıp tarih ve matematik yapamazken illa edebiyatla birlikte ikisinden birini seçmek zorunda kalacaksın. Kimya yaparken fizik yapamama gibi bir hakkın yok. Onu da yapabilmek zorundasın. Matematikten anlıyorsun ya edebiyat ya da fen bilimlerini yapmak zorundasın... Seçimden sonraki 3 yılın bunlara gidecek. Lise 2 belki daha rahat olur dershaneye gitmezsen tabii o da. Sen 3. sınıfta üniversite sınavına hazırlanmaya başladığında, sen sınava girene kadar devlet 30 kere sınavın sistemini değiştirecek. Hep yeni bir şeyler öğrenmek, yeni bir şeyler için çabalamak zorunda kalacaksın. Zaten 3. ve 4. sınıf dersleri yeterince ağır değilmiş gibi bir de yeni yeni konular saçma sapan şeyler ekleyecekler müfredata. Annenler seni anlamayacaklar çünkü "bu işlerin" her sene daha da zorlaştığından haberleri olmayacak. Onlar hala öss'yi kendi zamanlarındaki gibi kabul edecekler. Halbuki 1996 yılında klonlama yapıldı hooop bu biyoloji müfredatına eklendi, sen artık bunu da öğreniyorsun ama onlar hala senin kendileriyle aynı şeyleri öğrendiğini düşünecekler. Her sene her alanda keşfedilen her şeyi öğrenmek beynine kazımak zorunda kalacaksın. Hem de hiçbir işine yaramayacak onlar senin... Test çözmeye 12 yaşından itibaren alıştığın için sevin bence. Çünkü hayatının geri kalanı boyunca test çözeceksin. Kpss, üds, ales, tus, kpds falan bunların hepsi test. Anlayacağın sonu yok.... Ve sen bir tarz sınava tam adapte olduğunda hooop sana diğer tarz sınav yapmaya başlayacaklar. Lise 1 ve 2 de klasik sınava alışmışken 3 ve 4 te dershane de hep test olacak okulda klasik olacak. Tam teste adapte olmuşken üniversiteye gireceksin ve sana 4-5 soru soracaklar bir sınavda ve senden onu 2 saate yapmanı bekleyecekler ama sen 5 saat verseler bile yapamayacaksın muhtemelen. Sürekli ders çalışacaksın sürekli, çünkü üniversite liseden de zor olacak. Diyeceksin "lise ne kadar kolaymış lan bu ne böyle ebem şoooldu." İşte sen tam bu üniversite klasik sınavlarına adapte olmuşken, devlet seni gene bir sürü test sınavına sokacak... Çok zorlanacaksın hem de çok...... Eğer fark edebilmeyi başarırsan en iyisinin anaokulu olduğunu fark edersin. Oradan mezun olmayacaktın saf saf... Neyse, kısmet...

Tüm bunlar olurken eğer şanslıysan "gezersin". Lisedeyken genelde aileleri -özellikle kız- çocuklarına izin vermezler. Zaten vakit de az, dershaneden kaçamazsın evi falan arıyorlar. Üniversite de eğer aile barajını atlatabildiysen geziyorsun, ama dikkat et ipin ucunu kaçırdın mı sınıfta kalıyorsun, böylece 4 senede bitireceğin okulu 5 senede bitirmeyi göze almak zorunda kalıyorsun. Tabii bu da iyimser bi bakış açısı, genelde üniversite 4 senede bitmiyor...

Henüz 14 yaşındasın ve emin ol o arkamdan konuşuyor dediklerin şimdilik sadece kendi aralarında sohbet ediyorlar. İleride o ibişler ergenliğe tam olarak girdiğinde daha fena olacaklar. Hepsi bencil manyak sahtekar pisliklere dönüşecekler. Erkekler kalbini kıracak, ailen seni anlamayacak, öğretmenlerin hep üzerinde baskı kuracak. Arkadaş dediklerin kendi çıkarları uğruna tüm dünyayı yakıp yıkacak hale gelecek.

Üniversitede de bir avuç arkadaşın olacak zaten. Ama başta dediğim gibi, üniversite; liseden de, ortaokuldan da, boktan püsürden de daha zor olacak. Muhtemelen millet seninle kavga etmeye, uğraşmaya yanaşmayacak bile. Kendi  yoluna bakacak...

Ben de 20 yaşındayım daha ama Allah'a şükür gözüm erken açıldı. Anladım ki bundan sonrası da çok farklı değil. İş hayatında, ailenden ayrı eve çıktığında, evlendiğinde falan rahatlamıyorsun. Gittikçe her şey daha da zorlaşıyor. İş yerinde her gün bir klasik sınav oluyorsun sanki öyle düşün. Her gün 9-10 saat çalışmak insanda o kafayı yapıyor çünkü. Eğer rahat bir işin olursa -ki çok zor- haftasonuna veya akşama eve iş getirmezsin de gezmeye vaktin olur. Ama insanlar büyümüş oldukları için egoları da kendileri ile birlikte büyümüş olacak. Etrafında "adam gibi adam" diyebileceğin çok az insan olacak. Diğerleri ile de ne kadar gezip tozmak istersin bilemeyeceğim... Herhalde istemezsin.

65 yaşında emekli olduğunda, eğer müthiş bir avantajın yoksa; muhtemelen emeklilik süren boyunca bel, baş ağrıları, tansiyon, şeker, kalp gibi rahatsızlıklarla uğraşırken, bir de "para sıkıntısı" çekeceksin. Sağlığınla ilgili yapabileceklerin de ne yazık ki paran olup olmamasına bağlı. Çünkü zamanında sana yığınla test yapan o devlet, senin sağlığınla da pek ilgilenmeyecek. 6 ay sonrasına randevu falan verecek doktorda. Ya işte böyle.

Altına yaptığında bezini değiştirdikleri zamanın sonundan, senin ölünü tabuta koydukları zamana kadar geçen süre içerisinde hep bir şeyler eksik olacak ne yazık ki. Merak etme ölü bedenin camideyken her şey mükemmel olacak herkes orada olacak. Sonra da rahat rahat uyursun zaten. sabah 7.30'da alarm ötmeyecek.


Kötü haber buydu. Önceden hazırlıklı ol ki, sonra daha az acıtsın. Hayat çok sıkıcı. Çok da boktan. Çözümü de yok. Belki başka ülkeye gidersen şartlar daha iyi olur ama gene de mükemmeli yakalayamazsın. Her yerde bir sorun olacak çünkü. Sen git matematik çöz de, iyi bir okula gir. Vakit kaybetme en iyisi.

19 Haziran 2012

Sıcaktan Ne Dediğimi Biliyor Muyum Ben???

İzninizle ben bugün biraz yakınmak istiyorum. (Sanki hiç yapmadığım şey)

Bu sıcak yaz günlerinde herkesin dolup taştığı konular var bir sürü bir sürü. Ucundan değinmek gerekirse;

Yazın çalışmak istemiyorsunuz. Sıcak olsun istemiyorsunuz. İşten geç çıkmak istemiyorsunuz. Sabah kalkmak istemiyorsunuz. Güneşlenirken pişmemek istiyorsunuz. Patronunuz sizi kırmızı halı ile karşılasın istiyorsunuz. Çok paranız olsun istiyorsunuz. Yaz okulu olmasın istiyorsunuz. Hocalar bütünlemelere bırakmasınlar istiyorsunuz. Okulda öğrendiğiniz gereksiz şeylerle kafanızı doldurmak istemiyorsunuz. Sevgiliniz sizi hem kıskansın hem çok kıskanmasın istiyorsunuz. Sevişmek istiyorsunuz sarılıp uyumak istiyorsunuz ama sıcaktan uyuyamıyorsunuz bile. Memeler özgür kalsın istiyorsunuz. Kızların bıyıkları erkeklerin kol altı kılları olmasın istiyorsunuz. Her istediğiniz anında olsun istiyorsunuz. Bilgisayar başındayken bilgisayarın ısınmamasını istiyorsunuz. Sıktığınız deodorantların gerçekten terlemeyi önlemesini istiyorsunuz. Kilo almak istemiyorsunuz, hatta yiyip yiyip fit kalmak istiyorsunuz. Erkekler işerken etrafa sıçratmasın, filmler mutlu sonla bitsin, ayrı kalanlar kavuşsun istiyorsunuz. Sevgililerinizin eski sevgilileri yeni sevgili bulsun istiyorsunuz. Bütün gün TV başında yarı uyur vaziyette zap yapmak istiyorsunuz. Anneniz sizi anlasın her şeye “he” desin istiyorsunuz. Bulaşıklar birikmesin kediniz yere işemesin istiyorsunuz. Kendi takımınız her sene şampiyon olsun, facebook profiliniz zaman tüneline geçmesin istiyorsunuz. Buralara yaz günü kar yağsın, İstanbul’dan İzmir’e ışınlanmak mümkün olsun istiyorsunuz(Tabii bu daha geniş coğrafyalara da yayılabilir). Tırnaklarınız kırılmasın, ojeleriniz çıkmasın, kimse doğum gününüzü unutmasın, herkes sizi sevsin, her şey sizin çıkarlarınıza göre olsun istiyorsunuz. Yalnızlık bitsin, “yalan rüzgârı” hiç bitmesin istiyorsunuz. İnsanlar yalan söylemesin, pandalar ölmesin, fok balıkları yalnız olmasın istiyorsunuz.

Bir de şu an bu liste daha fazla uzamasın istiyorsunuz gibi hissettim. Benim de bunların arasında birkaç temennim var tabii. Hatta fazladan şeyler de olabilir. En zoru da yalnızlık be gardaş. Sıcak yaz günlerinde herkes bir elinde çanta diğer elinde ayfon, kolunda manita kendini havuzlara atarken, ben burada oturmuş yazı yazıyorum. Bütün kış fakirlikten yakınıp şimdi 5 yıldızlı otellere tatile giden insanlara sesleniyorum; “Bizi iyi uyuttunuz hacı, helal olsun valla. Peeh!”

Açarım Assassasin’s Creed’imi, oynarım ben de. Zalimin zulmü varsa, sevenin Desmond Miles’ı var. Tavsiye de ederim herkese, çok güzel oyun. Hele de hanımlar! Erkeklerin kalbine giden yol, ayağınıza geldi! 5 dakikada yapılıyor, hemen teslim ediliyor. Futbol sizi bayıyorsa, bilgisayar oyunlarına yönelin, konuşacak ortak nokta yaratmanın yolu çoook. Neyse vaaz vermeye gelmedim bugün. Özellikle yakınmaya gelmiştim.

Twitter’da Facebook’ta paylaştığınız tatil resimlerine alıştım, üzülmeyin. Bir yerden sonra he deyip geçiyor insan. Bu kaslardaki eşik değer gibi. Nöronlarda mıydı yoksa yahu o? Pazar günü fen LYS'sine gireceğim ben bir de ya, daha kendimden haberim yok. Hof.


Bu iğrenç yazıyı okutturup, size yeterince vakit kaybettirebildiysem ne mutlu bana. Şimdi bir çoğunuz önce bana en güzel küfürleri edip sonra da benim gibi sıkılmaya devam edebilirsiniz. Size bu zorlu yaz günlerinde sessiz çalışan vantilatör, klima ve sınırsız birayla dondurma diliyorum. Esen kalın, serin yerde muhafaza edin kendinizi.

5 Haziran 2012

Kime bakmıştın, tanıyamadım?




Aslında pazartesi günü bir soru sormuştum facebookumdan “Sizce hangi konuda yazı yazayım” diye. Maalesef şimdilik hepinizi üzerek farklı bir konuda yazmaya karar verdim. Hatta o gün o konuda yazmıyorum diye de bir laf etmiştim. Ama bu son zamanlarda yaşadıklarım gördüklerim ve duyduklarım sayesinde öyle bir büyüdüm ki, size anlatamam…

Geçen akşam arkadaşlarımla birlikte fasıla gittik böyle eğlence olsun, hoş sohbet olsun konuşalım diye. İlk önce internet aleminde insanların “tuhaflığından” konu açıldı. Hepsi çok ilginç şeyler yaşadıklarını anlattılar. Hatta bir an duyduklarımla böyle gözlerim yuvalarından fırladı. “Öyle insanlar vardı ki, biz onun IP’sini gördüğümüz halde kendine başka hesaplar açar, kendi yazılarına yorum falan yapardı. Kendi kendisiyle konuşurdu.” Diye… Abi bu şizofrenlik değil de nedir Allah aşkına? Normal bir insan hangi kafayla bunu yapar ya?

Sonra konu iş hayatının olaylarına geldi. Zaten çevremden o kadar çok şey duyuyorum ki ikiyüzlülükle ilgili. Bazen ağzım açık kalıyor böyle, kapatamıyorum dakikalarca şaşkınlıktan. İnsanoğlunun çıkarları için yapamayacağı şey yok gerçekten. Zaten en basiti trafiğe bakın. Hep önce ben gideyim, yol benim olsun, başkasının şeridi tıkanırsa tıkansın ben kendime bakarım olay…. Henüz iş hayatına atılmadım, ama şu “müdür” kavramından şimdiden geriliyorum ben. Kapitalist baskıya pek gelebilen bir insan değilimdir çünkü. Haksızlığa tahammül edemiyorum. Günün birinde müdür falan olsam ne olacak diye düşünüyorum bazen. Emir vermek şart çünkü… Ben daha forumda moderatörlük yaptığım zamanda bile, bir şeyi defalarca yanlış yapmış bir üyeye ciddi bir uyarı yapmam gerekirken “Ee şey canım ya, rahatsız ediyorum, şöyle böyle yapmamak gerekiyormuş” diyen bir adamım. Henüz hazır değilim yani anlayacağınız kötü, sert ve ciddi olmaya. Ama bazı insanlara gereken durum da bu ne yazık ki..

İş hayatının dışında bizzat okul hayatında da yaşıyoruz bu acımasızlığı… Bazı hocalar sadece birkaç kuruş fazladan para için öğrenciyi yaz okuluna, bütünleme sınavlarına falan bırakıyor. Yani, bu yollardan sen de geçtin be hacı, insanı nasıl zor durumda bıraktığını bir bilsen. Geçme notu 50 ilen 47 ile kalmak insan hayatını mahveden bir şey. Tamam haklı oldukları durumlar vardır tabii, ama kusura bakmayın yani. Biz de haklıyız!

Ego denilen şey akıllara zarar… Bazen annemlerle birlikte o kıyafet programlarını izliyorum. Böyle kadınlar geliyor, kendilerini tanıtıyorlar, kişisel özelliklerinden bahsediyorlar falan. Sonra bütün işleri güçleri diğer yarışmacıları ezmek oluyor. Yok şunun poposu şöyle yok şunun bacağı böyle, yok şuna bu elbise yakışmamış. Hele de geçenlerde bir kız vardı, kız alenen kabul etti “ben kendini beğenmiş biriyim, biri bana çok güzelsiniz dediğinde teşekkür ederim biliyorum diyorum” demez mi? Allah’ım o an onun saçından tutup böyle yerlere çalasım geldi. Abi, gerizekalı mısınız? Hof yani!

Kendine güven ve egoizm arasındaki ince çizgiye dikkat etmek gerekiyor. Mesela benim annem kendine güvenin hakkını veren bir insandır. Asla başkalarına kendi hakkı olanı yedirmez, zekidir de. Ama ben hiç başkasını küçük görerek, aşağılayarak kendini yücelttiğini görmedim. Ya da isteyerek ya da bilerek başkasının hakkını yediğini… Belki kıyas yapar ama çirkinleşmez, o çizgiyi çok iyi bilir. Babam ben kendimi bildim bileli çok yardım sever bir insandır. Hele trafikte yayalara falan yol verir yani. Ben elin kıç kadar Acıbadem caddesinde karşıdan karşıya geçmek için 2 dakikadan fazla beklediğimi bilirim. Uzun lafın kısası, ben böyle yetiştim, böyle gördüm, bilmiyorum, o yüzden insanların yaptıkları şeyler bana normal gelmiyor belki de. Tek eksiğim kendine güven sanırım, o da zamanla oturur diye umuyorum.

Böyle bazen dünya senin etrafında dönmüyor diye bağırmak istiyorum bazı insanlara. Mesela işi düştüğünde selam verenlere! Bacım, oğlum, ben senin arkadaşınsam, sen bana bir selam vermeyi çok görmemelisin. Doğum günümde facebookta duvarıma “Doğum günün kutlu olsun.” Yazmayı çok görmemelisin. 4 kelime lan. Ne kadar zor olabilir ki? Ben senden ilyada destanını beklemiyorum, bir selam bekliyorum. Hadi diyelim işin düştü, bari önce bir naber diye sor :D Direkt “ya bıdı bıdı gibi bir durum var, yardım eder misin?” çaresiz ediyorum ne yapacağım. Vardır çünkü benim de öyle yanlışım… Bir arkadaşım yardım almam konusunda ortak bir arkadaşımızı önermişti bir keresinde. Allah’ım böyle bir çekinme yok yani, “Ama ben ....... ile bayadır konuşmadım, şimdi ayıp olmasın, valla bak” diyorum sürekli. Acaba bu psikolojiyi herkes yaşıyor mudur? Yani vicdan rahatsızlığından bahsediyorum. Pek ümitli değilim. Egonun olduğu yerde vicdan pek barınmıyor.

Benim ağzım torba değildir büzemesin genelde. :D Ama sosyal medyada yani. Zaten hiçbir zaman inanmamışımdır “Gelsin yüzüne de söylerim” mantığına. Vardır tabiisi söyleyen de ama yazarak söylediğinizi yüzüne söylerken içinizdeki siniri yansıtamazsınız, çekinirsiniz. Ben de öyleyim biraz. Pat diye konuşurum, kızdım mı kapama tuşum yok. “Ama sonra çok üzülürüm”, acaba kırmış mıyımdır diye. Geçenlerde yaşadım böyle bir olay. Twitterdan bi laf ettim fena patladı bi tarafımda. Demek istediğimi diyemedim. Ama isteyerek yaptığım bir şey değildi. Lafın nereye gideceğini tahmin edemedim. Zaten dersimi de aldım. Bir daha asla yani... Karşı tarafın sinirlenmesi ayrı benim üzülmem ayrı yani… Edilen lafın nereye gideceğini bilmek şart. Bir şeyi yapmadan söylemeden önce dönüp kendine bakacaksın, Maykıl Ceksın da diyor ya “Do think twice” diye. Haklı rahmetli… Şaka derken kaka oluyor.

Bu yazının özeti; insanlardan bıktım anlayacağınız, hocalardan, müdürlerden, üslerden, çıkar arkadaşlığından, çakma siyasetçilerden, yalandan dolandan. Ya yalan söylememek bu kadar kolay olmamalı arkadaş ya! Senin çıkarların için yaptığın şeyler, söylediğin laflar, fena döner geri sana. Bunu her dakika hatırlamak lazım.

Son söz olarak da Paul Auster’ın "Ben insanın diğer yüzünü görünce ilkini hatırlamam." Sözünü buraya çakarım, kapıyı çeker çıkarım sonra da!

Saygılars. Öperimg.

7 Mayıs 2012

Rus Gadını vs Türk Gadını!

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı, çok güldüm… Yok yahu, arkadaşım falan anlatmadı. Bizzat kendim Güzin Abla köşesinde okudum. Bugün o yazıya, üzerinden günler geçmesine rağmen cevap yağmış, ben de kendimi tutamadım, ben de konuşayım dedim.

Dışarıdan bakılınca ne kadar seks üzerine bir yazıymış gibi görünüyor olsa da, aslında Türkiye’deki bir çok insanın kafasında oturmuş (buna modern kesim de dahil!) bir fikir anlayışının yanlışlığı üzerine yazının konusu. Hadi erkeklerin böyle düşünmesine alıştım ama kadınların da bu fikri benimsemiş olması kafayı yememe sebep olacak gibi. Hele hele genç kızların falan böyle düşünmesi…



Bu ‘erkekler haklırumuzlu zeki arkadaşımız Güzin Abla'ya demiş ki, “Geçenlerde bir hanımın Rus kadınlardan şikayetini ve evde kalma korkusunu yayımlamıştınız. Çok güldüm doğrusu…” yazıya böyle giriş yapmış, bir de pişkin pişkin çok güldüm doğrusu demiş. Alay ediyor aklı sıra. Sonra bakın neler demiş:

Rus kadınlarının tercih edilme sebebi; Türk kadınlarının kaprisli olması, huysuzlukları, eşleriyle seks yapmamak için türlü türlü bahaneler üretmeleri… Rus kadınları da tüm bu negatif tutumlardan kaçınıyorlar, yatakta eşlerini mutlu ediyorlar. Üstelik rus kadınları bizim kadınlarımızdan çok daha güzel ve bakımlılarmış, evlendiklerinde kendilerini bırakmıyorlarmış….Ama! “Bakire değillermiş” efendim. Zaten Türk kızları da artık bakireliğe pek önem vermiyormuş, üstelik çok da yalan söylüyormuş Türk kızları…

Çok sevgili ‘ERKEKLER HAKLI’ rumuzlu, ademoğlu bunları demiş işte. Güzin Abla da buna bir güzel cevap vermiş, iyi demiş bence ama eksik demiş. "Genelleme yapmayın, kadınların çökmesini sebebi erkekler, bu ülkede “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” mantığı olduğu sürece her şey normal" falan demiş. Ağzına, tecrübene sağlık ablacım!

Şimdi bu durumu cümle cümle analiz etmek istiyorum, kaprisli Türk kadını diye bir gerçek var mı? Var. Ama kaprisli Türk erkeği de var! “Ay karıcım bu akşam duşta sevişelim” , “ay sevgilim şu pozisyona geçelim” “Ay bitanem şu şekilde şöyle yapalım” diyen erkeğin bunu deme hakkı varsa, kadının da kendi tercihini söyleme hakkı vardır arkadaşım! Rus kadını seksin zaten kitabını yazmayı geç, meydan larousse’unu yazdığı için onlara sorun yok. Her türlü, her şekkıl eyv onlara. Türk erkeği onlara yatakta egemenliği bile bırakıyor yani. Ama Türk kadının yataktaki tek görevi yatmak ve erkeğin laflarına göre cilve yapmak olduğu için sonra Türk kadını kötü sevişiyor oluyor…



Eğer Türk kadınlarının %80’i orgazmı bilse, seks yapmaktan kaçınmazdı belki… (Annemin yazılarımı okuduğu şu dünyada bana bunu da söylettiniz ya insanevlatları, helal olsun size!) Bu da ikinci cümlene kapak olsun sevgili ‘ERKEKLER HAKLI’ ! Sen seksi ‘sadece çocuk yapmak için bir araç’ olarak görmeye devam et olur mu ;) saygılar!

Rus kadınları tüm bu negatif zamazingolardan kaçınıyormuş. Rus kadını zevk almayı bildiği için olabilir mi bu da? Eşi onu mutlu ettiği için o da eşini mutlu eder ayrıca, eşek gibi mutlu eder hem de!

Üstelik Rus kadınları bizim kadınlarımızdan çok daha güzel ve bakımlılarmış, evlendiklerinde kendilerini bırakmıyorlarmışmışmışmışmış da mış! Oğlum son 10 yıldır gittiğim bütün düğünlerde erkekler kendilerinden 10 metre önden giden bir göbekle evleniyor bilmem farkında mısın? Kadınlar korseli gelinliği çakıyor, göğüsleri falan maşallah Adriana Lima’nın bacaklarından daha seksi duruyor gelinliğin içinde. Düğünlerle ilgili de bir gerçek var. Herkesin, çiftin akşam gerdek gecesi olduğunu bilmesi durumu… Haliyle ben de biliyorum :) Damadın o Fred Çakmaktaş göbeğine bakıp da “Lan akıl küpü, keşke nişanlın sana dans dersine yazılalım dediğinde evet deseymişsin, keşke en azından 3 ay önce spora başlasaymışsın, keşke o son Adana’ya gittiğinde masanın bir başından diğer başına uzanan kebabı tek başına yemeseymişsin… Akşam sevişemeyeceksin, çünkü karınla aranda bir Himalaya, bir Etna Yanardağı olacak!” diyorum içimden…. Bunları diyorum da sakın yanlış anlamayın şişmanları dışlamam ben (ki zaten kendim bir şişmanım, ama evleneceğim insana en azından balayı zamanımda saygım olurdu.) Sadece demeye çalışıyorum ki her şey karşılıklı abicim! (ERKEKLER HAKLI rumuzlu kişiye diyorum abicim diye) O adam daha evlenmeden önce kendine bakmayı bırakıyorsa o kadında çok geçmeden bırakır tabii kendini. Hem çocuk bak, hem çalış, hem ev işi hem zart hem zurt derken, haklı yani. Ağda bile keyif kaçamağı haline gelir zamanla… IYK!

Bakirelik konusuna gelince, bence konuyla hiç alakası yok. Belki günümüzde modern olan çoğu kadına tuhaf gelse de ben bu evlenene kadar bekleme işini saygıyla karşılıyorum. Beklesin tabii kızcağız, günümüzde hastalığın sonu yok maşallah çünkü, dikkat de etmiyorlar hiç insanlar harra hurra “garı garı garı”, “edam edam edam” diye gezerken hastalığı da yayıyorlar… Beklemeyene de saygım var, doktorlar bas bas bağırıyor düzenli cinsel yaşam gerekli diye. Bunu sırf erkeklere demiyorlar biliyorsunuz değil mi? Abiciiiim! Biliyorsun değil mi?

Her şeye tamam deyip geçtim de, Türk kızlarına en son yalancı damgasını vurman son nokta olmuş. Bir Türk kızı olarak şahsen ben kendi adıma alındım. Yalan söyleyen de keyfinden söylemiyor, geri kafalı ebeveynlerle dolu bir ülkede yaşadığımız için ve aynı zamanda insanımızın çoğunluğu çok boktan olduğu için herkes yalan söylemek zorunda kalıyor. Sırf kızlar değil yani. Gene de bu sana kendi toplumunun bireylerine yalancı deme hakkını vermez. En azından böyle kaba bir biçimde!



Bugün bu adamın bu yazısına cevaplar yağmış. Sevgili Güzin Ablacığım da (Sana kalp Güzin Abla  ) 3 tanesini yayınlamış. Bu cevaplardan bir tanesinin başlığı “Eğlenirken Rus kadını, evlenirken Türk kadını” Rumuzu “E-İNSAN” mış bu güzel insanın da. Giriş cümlesi şu olmuş: “Bir Rus kadınına kendine bakması için kesenin ağzını açan, onunla birlikte olabilmek için güzel sözler söyleyen onu hediyelere boğan sevgili Türk erkeği, Türk kadınına nasıl davranıyor acaba?” şu cümledeki doğruluğa, şu cümlenin güzelliğine bakın ya! Oğlum, (yazar burada ağzını bozmuyor, baya baya erkeklere sesleniyor) siz salak mısınız ya bizim gibi jeologların zorlu şartlar altında topladığı o elmasları gidip deste deste elin kızına sadece 3 aylık seks için veriyorsunuz? O parayla kendine 5000 tane orjinal playstation 3 oyunu alırsın. Elektroniğe boğarsın kendini. Quiksilver’dan galon galon deniz şortu alır, Miami tatiline çıkarsın. Ne lüzum var sokağa saçmaya. Düzgün seks yap, Rus ablamızı mutlu et, o zaten seni mutlu eder, hediyesizde! Çünkü siz esmersiniz, siz Rus beylerinden farklı, çekici erkeklersiniz. Sırf 3 ay seks yapacağım diye paranızı çar çur etmeyin, gelin Rakı-balığa gidelim, sohbet ederiz hep beraber!

Yazının genelinde neden eğlencede Rus kadınının evlenmede Türk kadınının tercih edildiği sorgulanmış. Rus Türk evlilikleri neden uzun sürmüyor diye sorulmuş, ayrıca artık Türk kadınları da kendine iyi bakıyor demiş, Doğru bence, eskiden spor salonları kas yapmaya gelen erkeklerle doluyken ben artık genç kızlarımızın yanında yaşını başını almış teyzeler de görüyorum. Emek veriyor teyzeler, yürüyor mekik çekiyor, saunada güzelleşiyor falan. Bakıyorlar yani kendilerine, görüyorum ben. 90 yaşındaki babaanneme bile her ay kuaför geliyor eve. Mani-pedi ve saç kesimi için. Nabeer?

Erkek sevgi dolu davrandıkça Türk kadını da mutlu etmez mi kocasını demiş. Doğru valla. Çalışan erkeklerin bismillah eve girer girmez “Susadım, yemek hazır mı, ne yaptın, bana gazeteleri getirsene, kombiyi açtın mı” şeklindeki yaklaşımı pek ‘pony diyarı’ tarzı mutluluk taşımıyor. Sevgi dolu değil yani. O da mutluluğa giden yolda bir adım olabilir…



Başka bir cevap yazısının başlığında “Avrupa’daki türk erkekleri de türk kızlarını tercih ediyor” denmiş. Rumuzu ‘DERYA’ bu kişinin…

Rus kızları hep özgür büyümüş, her konuda da tecrübeliler" demiş. "Ama bizim kızlarımız onlar kadar serbest büyümedikleri için onlar gibi olamazlar. Buna kültür farkı diyelim” demiş. Haklı gibi, ama Rus kızları kadar özgür büyüyüp toplumda dışlanmayan Türk kızları da var demek istiyorum Derya rumuzlu kişiye. İngiltere’den yazmışsın sen, ben İstanbul’dan yazıyorum. İngiliz kızları gibi olamam demişsin. Ben de olamam valla. Yabancıların yaşam tarzına ayak uydurmak zor.



Ve en sevdiğime gelebilirim artık! Sonuncu cevap yazısı… Başlığı “Cinselliği kısıtlanan Türk kadını nasıl rahat olabilir?” Hay ağzına sağlık! Rumuzu da “S.S.” bunu yazan kişinin. Bir an acaba ben mi yazdım dedim kendi kendime de, yok yazmadım :D Ama ben o S.S.’ye ne kazaklar, ne çoraplar örerim valla! Bedava tatil bile hediye ederim.

Namusu bacak arasında arayan bir zihniyetin hakim olduğu bir ülkede yaşıyoruz” demiş. Ne yazık ki haklı… Ve artık bu değiştirilebilecek bir şey de değil… Ve lafı da koymuş sayın 'S.S.'   'ERKEKLER HAKLI' rumuzlu kişiye. Demişti ya “Ama rus kızları bakire değiller” diye büyük bir üzüntüyle! 'S.S.' de demiş ki “Bu zihniyeti doğrulayan da, mektupta yazılan “bakire değiller” kısmına yapılan vurguda değil mi?” diye. Rus kızları bakire olsa baş tacı olacaklar herhalde artık!

Yazının devamında “Hal böyleyken bizim kadınlarımız Rus kadınları kadar rahat olabilirler mi? Son derece doğal bir ihtiyaç olan cinselliği yaşama hakkı kısıtlanan Türk kadını erkeğini nasıl mutlu edebilir? Rus kadınları erkek egemen baskı altında yetişmedikleri için cinselliği rahatça yaşarlar, kendi cinsel mutluluklarını sağladıkları gibi erkeği de mutlu ederler.” Demiş. Diyecek söz yok valla ağzından bal damlıyor kişinin. Devamında ise bombayı patlatmış “Ayrıca cinsellik sadece erkeği mutlu etme eylemi değil, erkeğin de kadını tatmin ettiği doğal bir eylemdir” demiş. Bence artık herkes birer bardak soğuk su içip masadan kalkıp gidebilir...   S.S. rumuzlu kahramanım kadının dibi olduğunu bu cümle ile kanıtlamış zaten. Sonra da bir güzel giydirmiş, kıkırdamadan edemedim, bakın ne demiş: “Bizim erkeklerimiz cinsellikte kendilerini geliştirmişler midir ki kadınlardan yatakta aynı beceriyi bekliyorlar?” diye. Vallahi kahkahayı basasım geldi şuan. Sevgili S.S. , Güzin Ablayı bırakıp Haydar Dümen’e bakmamız gerekirse, erkeklerimiz kesinlikle kendilerini geliştiremediklerini kanıtlıyorlar. Daha öğrenecek çok şeyleri var onların. Ruslar öğretir onlara, üzülmesinler. :D



Gel gelelim benim diyeceğime; bence söylenecek en güzel şeyleri son mektup söylemiş zaten. Ben daha bu ilk yazıyı ağzım açık okuduğumda demiştim kendi kendime “Neden bu ülkede kimse cinselliği kadınlar açısından düşünmüyor?” diye. Öyle bir alışmışız ki erkeklerin etrafta ‘E tabii benim de ihtiyaçlarım var!’ diye gezmesine. Kadınlar bitki zaten, polen atıyorsun onlara hooop meyve veriyor. Bu zihniyetin acilen değişmesi lazım diyeceğim de, bundan önce daha değişmesi gereken neler var. Zaten kadınlar bu durumu kabullenmişken, erkeklere “Kadına yatakta böyle davran, şöyle davran” dememiz saçma. Sağlık olsun bu saatten sonra. Bari bu yazımı okuyan hanımlar, siz kendinizi ezdirmeyin, bakın Rihanna'ya 

"Cause I may be bad, but I'm perfectly good at it, Sex in the air, I don't care, I love the smell of it, Sticks and stones may break my bones, But chains and whips excite me" 

diye çakmış seks zevkini... Hani bu kadar da olun demiyorum da :D gene de ezdirmeyin işte kendinizi!


22 Nisan 2012

Takılmacaing


“Takılmak” diye bir ilişki türü varmış. Bu devirde çıktı bu da. Eskiden pek yoktu. Eskiden “seks” yapılınca “seks yapıldı” olurdu. “Tek gecelik ilişki” adını alırdı. Zaten her kızın da bi tarafı yemezdi bunu yapmaya. Bunu yapmak için o filmlerde gördüğümüz karakterdeki kızlar vardı. Bir bakışta nasıl bir insan olduğunu çözebildiğimiz kızlar.

Şimdilerde her gün buluşmak, yemeğe, sinemaya gitmek, arada öpüşmek; belki biraz ileri gitmek, baş başa şapşal şapşal bakışmalar ‘takılmaca’ olarak adlandırılıyor. Erkeklerin beklentisi çok net “seks” tabii de; bunun için öncesinde “Yaeee iyiyiz işte böyle ne gerek var ilişkimize isim koymaya” diyerek ilk cümlede saydıklarımı yapmak da “seks”in külfeti. Abi ilişki diyorsun Allah aşkına ya!!! Neyse… hoh… Bu şapşik erkeklerin, bu iş için “yanlış kızlar”ı seçmeleri de, henüz bu “kız tavlama” konusunda olgunlaşamadıklarının belirtisi. Eğer sen gidip sapına kadar duygusal, cici mi cici, bici mi bici, Filiz Akın gibi kızı Sharon Stone yapmaya çalışırsan, o iş olmaz abicim! Sen daha öğrenememişsin, bu “takılmaca” işini hobi olarak yapan kızlar var zaten. Onlara da bi lafımız yok. Saygımız sonsuz. Hep filmlerde kötü kaşar kız karakteri onlara kalsa da, biz onları sevip sayıyoruz. Evladımız gibi sonuçta.




Türk kahvesi hazırlama potansiyeli baileys hazırlama potansiyelinden daha yüksek olan kızlara lütfen saygı duyun. Bunların kimlikleri gayet açık, bariz net! “Atılcan, aşkım, neden biz de Nilaysu ve Batıcan gibi sevgili değiliz, neden bizim aramızdaki şeyin bir adı yok?” derse o kız, haklıdır. Çünkü o kız “seks”i ilişkinin bir parçası olarak benimser! Aşkla yapılması gereken bir şey olarak benimser. Hobi olsun diye “seks” yapmaz. Yani “takılmaz” o kız. Hiçbir yere takılmaz!

                             

Kız “Ben senin o bildiğin kızlardan değilim.” Der en sonunda erkek niyeti belli edince. Bu devrede erkeğin zaten bildiği kız tipi “tek tip” olduğundan (2 memesi ve bir kukusu olan canlılar) hatasını geç fark eder. Sizin o istediğiniz “iyi zaman geçirme dönemi (takılmak)” ya sevgili olmaktır ya da arkadaş gibi olmaktır. Bundan başka bir şey olmaz. Dediğim gibi “Friends with benefits” olayını arıyorsanız, o insanla takılamazsın, sadece temeli “seks” olan muhabbetler topluluğu yaşarsınız.

Seçimleri doğru yapın, daha fazla arkanızda kalp kırıklığı bırakmayın sevgili erkek arkadaşlarım…


Dip not: Bunu yapan kızlar var mı ya? Böyle erkekleri üzen??? Eğer varsa (ben hiç tanışmadım ama) siz de adam olun, ağzınızı burnunuzu kırdırtmayın.

5 Nisan 2012

"Evli Mutlu Çocuklu" Tipi Düğün Sendromu

'Her genç kızın hayalidir evlenmek' diye bir gerçek var. O beyaz gelinlik giyilsin, masallardaki kadar yakışıklı adama evet densin, hayatının en mutlu günü yaşansın falan... O masallarda hiç düğünleri anlatmadıklarından olsa gerek, genelde düğünler insana hayatının en mutlu gününü yaşatan cinsten değil. Ruhen yaşıyorsun belki, ama görüntüde en az Ajdar şarkıları kadar felaket! Valla açık olmak gerekirse, ben hayatımın en mutlu gününde "Demet Akalın-Evli Mutlu Çocuklu" ile dans eden bir yığın insanın arasında koca gelinlikle salınmak istemem.

Bugüne kadar bir sürü düğüne gittim. Ama isteyerek, ama aile zoruyla... Maşallah hepsi fabrikadan çıkmış elektronik cihazlar gibi aynı. Sanki hepsini aynı 'wedding planner'a yaptırmışlar. Kişinin maddi durumuna göre seçilmiş lükslükte bir mekan, sadece 1 düğün giyilmek üzere; yüzlerce lira bayılınmış abiye elbiseler (açıkçası aldığı 1 kıyafeti her düğün giyen insan da benim gözümde 'ucuz' değil de, zeki oluyor.), ya kravat ya da papyon takmış; birbirinin aynı siyah takımları giymiş erkekler, klasik ordövr tabağı, tavuk, püre ve sınırsız içki...

Açıkçası başta sorun yok, gelinle damadın salona girdiği kısım falan baya duygusal, nikah kısmı nikah memuruna göre komik bile oluyor bazen, hoşuma gidiyor öyle. Aptal bir sırıtma ile izliyorum her şeyi. İlk dans yapılıyor falan. O kısımda da nedense çok kastırıyorlar gelinle damada. Belli çalışmışlar ama sanki hareketleri sayarak falan yapıyorlar, o kadar otomatik görünüyor ki! Rahat bırakın çocukları canım, istedikleri gibi dans etsinler...(Hep kadınların başının altından çıkar ya böyle şeyler 'Dans dersi alalım hayatım, bıdı bıdı bıdı' falan diye.)

Her şey o andan sonra başlıyor ya işte! İlk dans bitiyor ve hooop Serdar'dan "Şeytan diyor kiii yanaşşşşşşşŞunaaaaa" başlıyor. Sonra yok Demet Akalın yok bilmem kim, bir sürü abuk subuk Türkçe pop şarkıları çalıyor. Ben dinlemek zorunda mıyım bunları? Hadi bir de ben gencim, orada 7'den 70'e insanlar var. Düğünler zaten yaşlıları(büyükleri) çağırmak için yapılıyor. 80 yaşındaki İsmail Amca'ya dinlettiğiniz şarkılara bakın yani.

Bilimum iç kıyıcı poplar bittikten sonra Edirne'den Ardahan'a bütün yörelerin türküleri çalınıyor bir de. Tamam Türküz, olacak o kadar ama yani! Dans pisti, dans pisti olmaktan çıkıyor Halk Eğitim Merkezi 'halk oyunları kursu'na dönüyor resmen. O kadar giyinmiş süslenmiş insanlar ter içinde kalıyor sonra, ortaya daha ilginç şeyler çıkıyor bu yüzden.

Peki o fotoğrafçılara ne demeli? Resmen para tuzağı ya! Annem bayılıyor o fotoğrafları almaya. Bugüne kadar aldığım tüm düğün fotoğraflarımı yan yana koysam hepsi aynı. 15-20 lira para alıyorlar bir de fotoğraf başına. Yazık günah ben o parayla 10 defa Söğütlüçeşme'den Avcılara giderim.

 Burada böyle büyük büyük konuştum, muhtemelen en korktuğum şey başıma gelip bir Karadenizli ile evleneceğim. (Lütfen kimse alınmasın Karadenizlileri sevmediğimden değil sadece kemençeye dayanamıyorum ve onların düğünlerinde genelde sınırsız kemençe oluyor) Belki gelecekteki müstakbel kocamı ikna ederim de, en azından birkaç açıdan farklı bir şeyler yaparız belki. İnşallah sizlerde istediğiniz düğünleri yaşayabilirsiniz bebiklerim... (ya da inşallah yaşamışsınızdır mı demeliyim?)

24 Şubat 2012

Tek şikayetim erkekler!

Genelde kız blogları erkeklerden fazla kilolardan ve pahalı alışveriş öğelerinden şikayet etmek için açılmış. Sağa sola bakınırken bunu fark ettim. Ama en çok yazılan konu da erkekler… Kendilerini üzen erkekler… Eski sevgililer… Yeni çıktığı kız daha güzel olan eski sevgililer… Yanında çirkin kızla gezen yakışıklı erkekler vs vs…

Şuan belki de tüm kız camiasının bana düşman olacağı bir yazı yazıyorum ama kusura bakmayın! Şimdi bu acı tespitleri bir bir yüzünüze vuracağım. Sürekli sosyal medyadaki sitelerde (özellikle blog sitelerinde) fotoğraflarla, yazılarla falan erkeklere lanet okuyorsunuz. Sevgilinizle başınıza kötü bir olay gelince ya da sevgilinizden ayrılınca tivitırnıza, küfür ve genelde memeli hayvan türünden olan canlıların isimlerini içeren sözler yazıyorsunuz. Feysbukta ayar verici imada bulunan şarkılar, klipler, videolar falan paylaşıyorsunuz böyle arabesk arabesk… Arkadaşlarınızla birlikte “O”nun tüm fotoğraflarını açıp bela sela okuyorsunuz. Ve daha aklıma gelmeyen bir sürü itici durum var…

Aslında var ya, hepiniz bekarken akıllara zararsınızBir gün bile erkeksiz duramıyorsunuz. Yazılarınızdan falan o kadar belli ki. Yok efendim yalnızlıktan sıkılmış, sevgisizlik başına vurmuş, daha ne kadar böyle gidecekmiş, herkesin sevgilisi varmış bir sizin yokmuş. Söz konusu aşk olunca nevrimiz dönüyor biz kadınların… Şurada on tane blog yazarı kızın, iki hafta arayla yazılmış iki yazsını karşılaştırsam sekizinde dokuzunda bu dediğim tezatlığı eşek gibi ispatlarım. Tagline'larına bakıyorsun "Aslında her kadın budisttir, hayatının bir döneminde öküze tapmışlığı vardır" yazıyor, yazılarından birini aç "Suphican seviştikten sonra bana sarılıp uyuyor, çok şeker." Yani; 

Önce Böyle:


Sonra Böyle:





Böyle tivitırda falan, arkadaşlarım, erkekleri aşağılamak suretiyle bir söz paylaşıyor. (“Erkekler bilmemne gibidir, bıdıbıdı yaparsan zübükzübük olurlar” şeklinde ve düzeninde giden bir söz düşünün) Ondan sonra feysbukuna bakıyorum kızın,  “İbiş Kocamemiş ile bir ilişkisi var” yazıyor. Profil fotoğrafında sevgilisiyle öpüşürken bir fotoğraf falan... Girip yorumlara bakıyorsun;

“asqhumm seni choq seviyorum bebeqimsin mucuk mucuk, şlöf şlöf.”
“ben de seni seviyorum İbişsu’yum, bitanem sevqilim <3”

Yorumlaşmalar bu şekkıl. Yani şimdi…(izleyiniz).... Neyse Aradan iki gün geçiyor feysbukta ileti: “İbişsu Vericioğlu’nun ilişkisi yok” yazıyor. Haydaaaa?!?!?!?! Fotoğraflar gitmiş, İbiş feysbuktan silinmiş falan.. Tivitırına bakıyosun “Allah onun belasını versin öküz oğlu öküz, senin ağzına ****** ”
E yuh diyorum ben o sahnede! Daha iki gün önce beraberdiniz… Çocuk Yapım Project: Level 2 tadında bir resminiz vardı profilinde İbişsu'cum? Noldu onlara? O yazılara falan? Yalan tabii…

Olayın ertesi günü, İbişsu tivitırına “Erkekler bilmemne gibidir, bıdıbıdı yaparsan zübükzübük olurlar” şeklindeki yerici cümleyi yazıyor. Onun ertesi günü bu söz yumuşatılmış bir içimde erkeklerle iligili 1700lerin felsefecilerine ya da yazarlarına ait özlü söz olarak çıkıyor karşımıza. Sonra o gecenin akşamında şöyle bir ileti beliriyor “Şuan o kadar mutlu ve huzurluyum ki, çıplak bir şekilde buradan Bağdat'a kadar koşabilirim.”
Ve bingo! O anda buz dağı görünüyor… Ertesi gün İbişsu'nun Çükütay'la, yani, yeni bir erkekle çıkmaya başladığını öğreniyoruz… Yani… Vuuuğr, vuğr bu akılsız başı duvarlara taşlara vuğr sevabınaaaaaaa!!!!

Bu uzun hikayenin kısaca özeti, her kadın aslında biraz ikizler burcudur. Normalde genelleme yapmayı sevmem, bu konuda da yapmayacağım, çünkü ben cidden böyle değilim. Zaten iki seneden fazla bir süredir bekarım, rahatım, vikviklenmiyorum, erkeklerden de bir şikayetim yok onlar hep oldukları gibiler. Yalnızlıktan kendimi dağlara taşlara vurmuyorum. Ama çoğu erkek ne kadar seks meraklısıysa, çoğu kadın da erkek meraklısı. Kedi gibiler, sürekli sevilip okşanmak istiyorlar. Ama başına erkekler yüzünden bir iş gelsin; Aman Yarabbi. “Otuz metreden fazla yaklaşma yanıcı madde”

Yani diyeceğim, n'olur erkeklerden şikayet edip durmayın artık. Sorun erkeklerde değil çünkü. (hayır beyler bu sahnede boşuna sinsi sinsi gülmeyin cümleyi düşündüğünüz gibi tamamlamayacağım...)

Sorun insanlarda... Öptüm canikomlar =*