19 Haziran 2012

Sıcaktan Ne Dediğimi Biliyor Muyum Ben???

İzninizle ben bugün biraz yakınmak istiyorum. (Sanki hiç yapmadığım şey)

Bu sıcak yaz günlerinde herkesin dolup taştığı konular var bir sürü bir sürü. Ucundan değinmek gerekirse;

Yazın çalışmak istemiyorsunuz. Sıcak olsun istemiyorsunuz. İşten geç çıkmak istemiyorsunuz. Sabah kalkmak istemiyorsunuz. Güneşlenirken pişmemek istiyorsunuz. Patronunuz sizi kırmızı halı ile karşılasın istiyorsunuz. Çok paranız olsun istiyorsunuz. Yaz okulu olmasın istiyorsunuz. Hocalar bütünlemelere bırakmasınlar istiyorsunuz. Okulda öğrendiğiniz gereksiz şeylerle kafanızı doldurmak istemiyorsunuz. Sevgiliniz sizi hem kıskansın hem çok kıskanmasın istiyorsunuz. Sevişmek istiyorsunuz sarılıp uyumak istiyorsunuz ama sıcaktan uyuyamıyorsunuz bile. Memeler özgür kalsın istiyorsunuz. Kızların bıyıkları erkeklerin kol altı kılları olmasın istiyorsunuz. Her istediğiniz anında olsun istiyorsunuz. Bilgisayar başındayken bilgisayarın ısınmamasını istiyorsunuz. Sıktığınız deodorantların gerçekten terlemeyi önlemesini istiyorsunuz. Kilo almak istemiyorsunuz, hatta yiyip yiyip fit kalmak istiyorsunuz. Erkekler işerken etrafa sıçratmasın, filmler mutlu sonla bitsin, ayrı kalanlar kavuşsun istiyorsunuz. Sevgililerinizin eski sevgilileri yeni sevgili bulsun istiyorsunuz. Bütün gün TV başında yarı uyur vaziyette zap yapmak istiyorsunuz. Anneniz sizi anlasın her şeye “he” desin istiyorsunuz. Bulaşıklar birikmesin kediniz yere işemesin istiyorsunuz. Kendi takımınız her sene şampiyon olsun, facebook profiliniz zaman tüneline geçmesin istiyorsunuz. Buralara yaz günü kar yağsın, İstanbul’dan İzmir’e ışınlanmak mümkün olsun istiyorsunuz(Tabii bu daha geniş coğrafyalara da yayılabilir). Tırnaklarınız kırılmasın, ojeleriniz çıkmasın, kimse doğum gününüzü unutmasın, herkes sizi sevsin, her şey sizin çıkarlarınıza göre olsun istiyorsunuz. Yalnızlık bitsin, “yalan rüzgârı” hiç bitmesin istiyorsunuz. İnsanlar yalan söylemesin, pandalar ölmesin, fok balıkları yalnız olmasın istiyorsunuz.

Bir de şu an bu liste daha fazla uzamasın istiyorsunuz gibi hissettim. Benim de bunların arasında birkaç temennim var tabii. Hatta fazladan şeyler de olabilir. En zoru da yalnızlık be gardaş. Sıcak yaz günlerinde herkes bir elinde çanta diğer elinde ayfon, kolunda manita kendini havuzlara atarken, ben burada oturmuş yazı yazıyorum. Bütün kış fakirlikten yakınıp şimdi 5 yıldızlı otellere tatile giden insanlara sesleniyorum; “Bizi iyi uyuttunuz hacı, helal olsun valla. Peeh!”

Açarım Assassasin’s Creed’imi, oynarım ben de. Zalimin zulmü varsa, sevenin Desmond Miles’ı var. Tavsiye de ederim herkese, çok güzel oyun. Hele de hanımlar! Erkeklerin kalbine giden yol, ayağınıza geldi! 5 dakikada yapılıyor, hemen teslim ediliyor. Futbol sizi bayıyorsa, bilgisayar oyunlarına yönelin, konuşacak ortak nokta yaratmanın yolu çoook. Neyse vaaz vermeye gelmedim bugün. Özellikle yakınmaya gelmiştim.

Twitter’da Facebook’ta paylaştığınız tatil resimlerine alıştım, üzülmeyin. Bir yerden sonra he deyip geçiyor insan. Bu kaslardaki eşik değer gibi. Nöronlarda mıydı yoksa yahu o? Pazar günü fen LYS'sine gireceğim ben bir de ya, daha kendimden haberim yok. Hof.


Bu iğrenç yazıyı okutturup, size yeterince vakit kaybettirebildiysem ne mutlu bana. Şimdi bir çoğunuz önce bana en güzel küfürleri edip sonra da benim gibi sıkılmaya devam edebilirsiniz. Size bu zorlu yaz günlerinde sessiz çalışan vantilatör, klima ve sınırsız birayla dondurma diliyorum. Esen kalın, serin yerde muhafaza edin kendinizi.

5 Haziran 2012

Kime bakmıştın, tanıyamadım?




Aslında pazartesi günü bir soru sormuştum facebookumdan “Sizce hangi konuda yazı yazayım” diye. Maalesef şimdilik hepinizi üzerek farklı bir konuda yazmaya karar verdim. Hatta o gün o konuda yazmıyorum diye de bir laf etmiştim. Ama bu son zamanlarda yaşadıklarım gördüklerim ve duyduklarım sayesinde öyle bir büyüdüm ki, size anlatamam…

Geçen akşam arkadaşlarımla birlikte fasıla gittik böyle eğlence olsun, hoş sohbet olsun konuşalım diye. İlk önce internet aleminde insanların “tuhaflığından” konu açıldı. Hepsi çok ilginç şeyler yaşadıklarını anlattılar. Hatta bir an duyduklarımla böyle gözlerim yuvalarından fırladı. “Öyle insanlar vardı ki, biz onun IP’sini gördüğümüz halde kendine başka hesaplar açar, kendi yazılarına yorum falan yapardı. Kendi kendisiyle konuşurdu.” Diye… Abi bu şizofrenlik değil de nedir Allah aşkına? Normal bir insan hangi kafayla bunu yapar ya?

Sonra konu iş hayatının olaylarına geldi. Zaten çevremden o kadar çok şey duyuyorum ki ikiyüzlülükle ilgili. Bazen ağzım açık kalıyor böyle, kapatamıyorum dakikalarca şaşkınlıktan. İnsanoğlunun çıkarları için yapamayacağı şey yok gerçekten. Zaten en basiti trafiğe bakın. Hep önce ben gideyim, yol benim olsun, başkasının şeridi tıkanırsa tıkansın ben kendime bakarım olay…. Henüz iş hayatına atılmadım, ama şu “müdür” kavramından şimdiden geriliyorum ben. Kapitalist baskıya pek gelebilen bir insan değilimdir çünkü. Haksızlığa tahammül edemiyorum. Günün birinde müdür falan olsam ne olacak diye düşünüyorum bazen. Emir vermek şart çünkü… Ben daha forumda moderatörlük yaptığım zamanda bile, bir şeyi defalarca yanlış yapmış bir üyeye ciddi bir uyarı yapmam gerekirken “Ee şey canım ya, rahatsız ediyorum, şöyle böyle yapmamak gerekiyormuş” diyen bir adamım. Henüz hazır değilim yani anlayacağınız kötü, sert ve ciddi olmaya. Ama bazı insanlara gereken durum da bu ne yazık ki..

İş hayatının dışında bizzat okul hayatında da yaşıyoruz bu acımasızlığı… Bazı hocalar sadece birkaç kuruş fazladan para için öğrenciyi yaz okuluna, bütünleme sınavlarına falan bırakıyor. Yani, bu yollardan sen de geçtin be hacı, insanı nasıl zor durumda bıraktığını bir bilsen. Geçme notu 50 ilen 47 ile kalmak insan hayatını mahveden bir şey. Tamam haklı oldukları durumlar vardır tabii, ama kusura bakmayın yani. Biz de haklıyız!

Ego denilen şey akıllara zarar… Bazen annemlerle birlikte o kıyafet programlarını izliyorum. Böyle kadınlar geliyor, kendilerini tanıtıyorlar, kişisel özelliklerinden bahsediyorlar falan. Sonra bütün işleri güçleri diğer yarışmacıları ezmek oluyor. Yok şunun poposu şöyle yok şunun bacağı böyle, yok şuna bu elbise yakışmamış. Hele de geçenlerde bir kız vardı, kız alenen kabul etti “ben kendini beğenmiş biriyim, biri bana çok güzelsiniz dediğinde teşekkür ederim biliyorum diyorum” demez mi? Allah’ım o an onun saçından tutup böyle yerlere çalasım geldi. Abi, gerizekalı mısınız? Hof yani!

Kendine güven ve egoizm arasındaki ince çizgiye dikkat etmek gerekiyor. Mesela benim annem kendine güvenin hakkını veren bir insandır. Asla başkalarına kendi hakkı olanı yedirmez, zekidir de. Ama ben hiç başkasını küçük görerek, aşağılayarak kendini yücelttiğini görmedim. Ya da isteyerek ya da bilerek başkasının hakkını yediğini… Belki kıyas yapar ama çirkinleşmez, o çizgiyi çok iyi bilir. Babam ben kendimi bildim bileli çok yardım sever bir insandır. Hele trafikte yayalara falan yol verir yani. Ben elin kıç kadar Acıbadem caddesinde karşıdan karşıya geçmek için 2 dakikadan fazla beklediğimi bilirim. Uzun lafın kısası, ben böyle yetiştim, böyle gördüm, bilmiyorum, o yüzden insanların yaptıkları şeyler bana normal gelmiyor belki de. Tek eksiğim kendine güven sanırım, o da zamanla oturur diye umuyorum.

Böyle bazen dünya senin etrafında dönmüyor diye bağırmak istiyorum bazı insanlara. Mesela işi düştüğünde selam verenlere! Bacım, oğlum, ben senin arkadaşınsam, sen bana bir selam vermeyi çok görmemelisin. Doğum günümde facebookta duvarıma “Doğum günün kutlu olsun.” Yazmayı çok görmemelisin. 4 kelime lan. Ne kadar zor olabilir ki? Ben senden ilyada destanını beklemiyorum, bir selam bekliyorum. Hadi diyelim işin düştü, bari önce bir naber diye sor :D Direkt “ya bıdı bıdı gibi bir durum var, yardım eder misin?” çaresiz ediyorum ne yapacağım. Vardır çünkü benim de öyle yanlışım… Bir arkadaşım yardım almam konusunda ortak bir arkadaşımızı önermişti bir keresinde. Allah’ım böyle bir çekinme yok yani, “Ama ben ....... ile bayadır konuşmadım, şimdi ayıp olmasın, valla bak” diyorum sürekli. Acaba bu psikolojiyi herkes yaşıyor mudur? Yani vicdan rahatsızlığından bahsediyorum. Pek ümitli değilim. Egonun olduğu yerde vicdan pek barınmıyor.

Benim ağzım torba değildir büzemesin genelde. :D Ama sosyal medyada yani. Zaten hiçbir zaman inanmamışımdır “Gelsin yüzüne de söylerim” mantığına. Vardır tabiisi söyleyen de ama yazarak söylediğinizi yüzüne söylerken içinizdeki siniri yansıtamazsınız, çekinirsiniz. Ben de öyleyim biraz. Pat diye konuşurum, kızdım mı kapama tuşum yok. “Ama sonra çok üzülürüm”, acaba kırmış mıyımdır diye. Geçenlerde yaşadım böyle bir olay. Twitterdan bi laf ettim fena patladı bi tarafımda. Demek istediğimi diyemedim. Ama isteyerek yaptığım bir şey değildi. Lafın nereye gideceğini tahmin edemedim. Zaten dersimi de aldım. Bir daha asla yani... Karşı tarafın sinirlenmesi ayrı benim üzülmem ayrı yani… Edilen lafın nereye gideceğini bilmek şart. Bir şeyi yapmadan söylemeden önce dönüp kendine bakacaksın, Maykıl Ceksın da diyor ya “Do think twice” diye. Haklı rahmetli… Şaka derken kaka oluyor.

Bu yazının özeti; insanlardan bıktım anlayacağınız, hocalardan, müdürlerden, üslerden, çıkar arkadaşlığından, çakma siyasetçilerden, yalandan dolandan. Ya yalan söylememek bu kadar kolay olmamalı arkadaş ya! Senin çıkarların için yaptığın şeyler, söylediğin laflar, fena döner geri sana. Bunu her dakika hatırlamak lazım.

Son söz olarak da Paul Auster’ın "Ben insanın diğer yüzünü görünce ilkini hatırlamam." Sözünü buraya çakarım, kapıyı çeker çıkarım sonra da!

Saygılars. Öperimg.

7 Mayıs 2012

Rus Gadını vs Türk Gadını!

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı, çok güldüm… Yok yahu, arkadaşım falan anlatmadı. Bizzat kendim Güzin Abla köşesinde okudum. Bugün o yazıya, üzerinden günler geçmesine rağmen cevap yağmış, ben de kendimi tutamadım, ben de konuşayım dedim.

Dışarıdan bakılınca ne kadar seks üzerine bir yazıymış gibi görünüyor olsa da, aslında Türkiye’deki bir çok insanın kafasında oturmuş (buna modern kesim de dahil!) bir fikir anlayışının yanlışlığı üzerine yazının konusu. Hadi erkeklerin böyle düşünmesine alıştım ama kadınların da bu fikri benimsemiş olması kafayı yememe sebep olacak gibi. Hele hele genç kızların falan böyle düşünmesi…



Bu ‘erkekler haklırumuzlu zeki arkadaşımız Güzin Abla'ya demiş ki, “Geçenlerde bir hanımın Rus kadınlardan şikayetini ve evde kalma korkusunu yayımlamıştınız. Çok güldüm doğrusu…” yazıya böyle giriş yapmış, bir de pişkin pişkin çok güldüm doğrusu demiş. Alay ediyor aklı sıra. Sonra bakın neler demiş:

Rus kadınlarının tercih edilme sebebi; Türk kadınlarının kaprisli olması, huysuzlukları, eşleriyle seks yapmamak için türlü türlü bahaneler üretmeleri… Rus kadınları da tüm bu negatif tutumlardan kaçınıyorlar, yatakta eşlerini mutlu ediyorlar. Üstelik rus kadınları bizim kadınlarımızdan çok daha güzel ve bakımlılarmış, evlendiklerinde kendilerini bırakmıyorlarmış….Ama! “Bakire değillermiş” efendim. Zaten Türk kızları da artık bakireliğe pek önem vermiyormuş, üstelik çok da yalan söylüyormuş Türk kızları…

Çok sevgili ‘ERKEKLER HAKLI’ rumuzlu, ademoğlu bunları demiş işte. Güzin Abla da buna bir güzel cevap vermiş, iyi demiş bence ama eksik demiş. "Genelleme yapmayın, kadınların çökmesini sebebi erkekler, bu ülkede “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” mantığı olduğu sürece her şey normal" falan demiş. Ağzına, tecrübene sağlık ablacım!

Şimdi bu durumu cümle cümle analiz etmek istiyorum, kaprisli Türk kadını diye bir gerçek var mı? Var. Ama kaprisli Türk erkeği de var! “Ay karıcım bu akşam duşta sevişelim” , “ay sevgilim şu pozisyona geçelim” “Ay bitanem şu şekilde şöyle yapalım” diyen erkeğin bunu deme hakkı varsa, kadının da kendi tercihini söyleme hakkı vardır arkadaşım! Rus kadını seksin zaten kitabını yazmayı geç, meydan larousse’unu yazdığı için onlara sorun yok. Her türlü, her şekkıl eyv onlara. Türk erkeği onlara yatakta egemenliği bile bırakıyor yani. Ama Türk kadının yataktaki tek görevi yatmak ve erkeğin laflarına göre cilve yapmak olduğu için sonra Türk kadını kötü sevişiyor oluyor…



Eğer Türk kadınlarının %80’i orgazmı bilse, seks yapmaktan kaçınmazdı belki… (Annemin yazılarımı okuduğu şu dünyada bana bunu da söylettiniz ya insanevlatları, helal olsun size!) Bu da ikinci cümlene kapak olsun sevgili ‘ERKEKLER HAKLI’ ! Sen seksi ‘sadece çocuk yapmak için bir araç’ olarak görmeye devam et olur mu ;) saygılar!

Rus kadınları tüm bu negatif zamazingolardan kaçınıyormuş. Rus kadını zevk almayı bildiği için olabilir mi bu da? Eşi onu mutlu ettiği için o da eşini mutlu eder ayrıca, eşek gibi mutlu eder hem de!

Üstelik Rus kadınları bizim kadınlarımızdan çok daha güzel ve bakımlılarmış, evlendiklerinde kendilerini bırakmıyorlarmışmışmışmışmış da mış! Oğlum son 10 yıldır gittiğim bütün düğünlerde erkekler kendilerinden 10 metre önden giden bir göbekle evleniyor bilmem farkında mısın? Kadınlar korseli gelinliği çakıyor, göğüsleri falan maşallah Adriana Lima’nın bacaklarından daha seksi duruyor gelinliğin içinde. Düğünlerle ilgili de bir gerçek var. Herkesin, çiftin akşam gerdek gecesi olduğunu bilmesi durumu… Haliyle ben de biliyorum :) Damadın o Fred Çakmaktaş göbeğine bakıp da “Lan akıl küpü, keşke nişanlın sana dans dersine yazılalım dediğinde evet deseymişsin, keşke en azından 3 ay önce spora başlasaymışsın, keşke o son Adana’ya gittiğinde masanın bir başından diğer başına uzanan kebabı tek başına yemeseymişsin… Akşam sevişemeyeceksin, çünkü karınla aranda bir Himalaya, bir Etna Yanardağı olacak!” diyorum içimden…. Bunları diyorum da sakın yanlış anlamayın şişmanları dışlamam ben (ki zaten kendim bir şişmanım, ama evleneceğim insana en azından balayı zamanımda saygım olurdu.) Sadece demeye çalışıyorum ki her şey karşılıklı abicim! (ERKEKLER HAKLI rumuzlu kişiye diyorum abicim diye) O adam daha evlenmeden önce kendine bakmayı bırakıyorsa o kadında çok geçmeden bırakır tabii kendini. Hem çocuk bak, hem çalış, hem ev işi hem zart hem zurt derken, haklı yani. Ağda bile keyif kaçamağı haline gelir zamanla… IYK!

Bakirelik konusuna gelince, bence konuyla hiç alakası yok. Belki günümüzde modern olan çoğu kadına tuhaf gelse de ben bu evlenene kadar bekleme işini saygıyla karşılıyorum. Beklesin tabii kızcağız, günümüzde hastalığın sonu yok maşallah çünkü, dikkat de etmiyorlar hiç insanlar harra hurra “garı garı garı”, “edam edam edam” diye gezerken hastalığı da yayıyorlar… Beklemeyene de saygım var, doktorlar bas bas bağırıyor düzenli cinsel yaşam gerekli diye. Bunu sırf erkeklere demiyorlar biliyorsunuz değil mi? Abiciiiim! Biliyorsun değil mi?

Her şeye tamam deyip geçtim de, Türk kızlarına en son yalancı damgasını vurman son nokta olmuş. Bir Türk kızı olarak şahsen ben kendi adıma alındım. Yalan söyleyen de keyfinden söylemiyor, geri kafalı ebeveynlerle dolu bir ülkede yaşadığımız için ve aynı zamanda insanımızın çoğunluğu çok boktan olduğu için herkes yalan söylemek zorunda kalıyor. Sırf kızlar değil yani. Gene de bu sana kendi toplumunun bireylerine yalancı deme hakkını vermez. En azından böyle kaba bir biçimde!



Bugün bu adamın bu yazısına cevaplar yağmış. Sevgili Güzin Ablacığım da (Sana kalp Güzin Abla  ) 3 tanesini yayınlamış. Bu cevaplardan bir tanesinin başlığı “Eğlenirken Rus kadını, evlenirken Türk kadını” Rumuzu “E-İNSAN” mış bu güzel insanın da. Giriş cümlesi şu olmuş: “Bir Rus kadınına kendine bakması için kesenin ağzını açan, onunla birlikte olabilmek için güzel sözler söyleyen onu hediyelere boğan sevgili Türk erkeği, Türk kadınına nasıl davranıyor acaba?” şu cümledeki doğruluğa, şu cümlenin güzelliğine bakın ya! Oğlum, (yazar burada ağzını bozmuyor, baya baya erkeklere sesleniyor) siz salak mısınız ya bizim gibi jeologların zorlu şartlar altında topladığı o elmasları gidip deste deste elin kızına sadece 3 aylık seks için veriyorsunuz? O parayla kendine 5000 tane orjinal playstation 3 oyunu alırsın. Elektroniğe boğarsın kendini. Quiksilver’dan galon galon deniz şortu alır, Miami tatiline çıkarsın. Ne lüzum var sokağa saçmaya. Düzgün seks yap, Rus ablamızı mutlu et, o zaten seni mutlu eder, hediyesizde! Çünkü siz esmersiniz, siz Rus beylerinden farklı, çekici erkeklersiniz. Sırf 3 ay seks yapacağım diye paranızı çar çur etmeyin, gelin Rakı-balığa gidelim, sohbet ederiz hep beraber!

Yazının genelinde neden eğlencede Rus kadınının evlenmede Türk kadınının tercih edildiği sorgulanmış. Rus Türk evlilikleri neden uzun sürmüyor diye sorulmuş, ayrıca artık Türk kadınları da kendine iyi bakıyor demiş, Doğru bence, eskiden spor salonları kas yapmaya gelen erkeklerle doluyken ben artık genç kızlarımızın yanında yaşını başını almış teyzeler de görüyorum. Emek veriyor teyzeler, yürüyor mekik çekiyor, saunada güzelleşiyor falan. Bakıyorlar yani kendilerine, görüyorum ben. 90 yaşındaki babaanneme bile her ay kuaför geliyor eve. Mani-pedi ve saç kesimi için. Nabeer?

Erkek sevgi dolu davrandıkça Türk kadını da mutlu etmez mi kocasını demiş. Doğru valla. Çalışan erkeklerin bismillah eve girer girmez “Susadım, yemek hazır mı, ne yaptın, bana gazeteleri getirsene, kombiyi açtın mı” şeklindeki yaklaşımı pek ‘pony diyarı’ tarzı mutluluk taşımıyor. Sevgi dolu değil yani. O da mutluluğa giden yolda bir adım olabilir…



Başka bir cevap yazısının başlığında “Avrupa’daki türk erkekleri de türk kızlarını tercih ediyor” denmiş. Rumuzu ‘DERYA’ bu kişinin…

Rus kızları hep özgür büyümüş, her konuda da tecrübeliler" demiş. "Ama bizim kızlarımız onlar kadar serbest büyümedikleri için onlar gibi olamazlar. Buna kültür farkı diyelim” demiş. Haklı gibi, ama Rus kızları kadar özgür büyüyüp toplumda dışlanmayan Türk kızları da var demek istiyorum Derya rumuzlu kişiye. İngiltere’den yazmışsın sen, ben İstanbul’dan yazıyorum. İngiliz kızları gibi olamam demişsin. Ben de olamam valla. Yabancıların yaşam tarzına ayak uydurmak zor.



Ve en sevdiğime gelebilirim artık! Sonuncu cevap yazısı… Başlığı “Cinselliği kısıtlanan Türk kadını nasıl rahat olabilir?” Hay ağzına sağlık! Rumuzu da “S.S.” bunu yazan kişinin. Bir an acaba ben mi yazdım dedim kendi kendime de, yok yazmadım :D Ama ben o S.S.’ye ne kazaklar, ne çoraplar örerim valla! Bedava tatil bile hediye ederim.

Namusu bacak arasında arayan bir zihniyetin hakim olduğu bir ülkede yaşıyoruz” demiş. Ne yazık ki haklı… Ve artık bu değiştirilebilecek bir şey de değil… Ve lafı da koymuş sayın 'S.S.'   'ERKEKLER HAKLI' rumuzlu kişiye. Demişti ya “Ama rus kızları bakire değiller” diye büyük bir üzüntüyle! 'S.S.' de demiş ki “Bu zihniyeti doğrulayan da, mektupta yazılan “bakire değiller” kısmına yapılan vurguda değil mi?” diye. Rus kızları bakire olsa baş tacı olacaklar herhalde artık!

Yazının devamında “Hal böyleyken bizim kadınlarımız Rus kadınları kadar rahat olabilirler mi? Son derece doğal bir ihtiyaç olan cinselliği yaşama hakkı kısıtlanan Türk kadını erkeğini nasıl mutlu edebilir? Rus kadınları erkek egemen baskı altında yetişmedikleri için cinselliği rahatça yaşarlar, kendi cinsel mutluluklarını sağladıkları gibi erkeği de mutlu ederler.” Demiş. Diyecek söz yok valla ağzından bal damlıyor kişinin. Devamında ise bombayı patlatmış “Ayrıca cinsellik sadece erkeği mutlu etme eylemi değil, erkeğin de kadını tatmin ettiği doğal bir eylemdir” demiş. Bence artık herkes birer bardak soğuk su içip masadan kalkıp gidebilir...   S.S. rumuzlu kahramanım kadının dibi olduğunu bu cümle ile kanıtlamış zaten. Sonra da bir güzel giydirmiş, kıkırdamadan edemedim, bakın ne demiş: “Bizim erkeklerimiz cinsellikte kendilerini geliştirmişler midir ki kadınlardan yatakta aynı beceriyi bekliyorlar?” diye. Vallahi kahkahayı basasım geldi şuan. Sevgili S.S. , Güzin Ablayı bırakıp Haydar Dümen’e bakmamız gerekirse, erkeklerimiz kesinlikle kendilerini geliştiremediklerini kanıtlıyorlar. Daha öğrenecek çok şeyleri var onların. Ruslar öğretir onlara, üzülmesinler. :D



Gel gelelim benim diyeceğime; bence söylenecek en güzel şeyleri son mektup söylemiş zaten. Ben daha bu ilk yazıyı ağzım açık okuduğumda demiştim kendi kendime “Neden bu ülkede kimse cinselliği kadınlar açısından düşünmüyor?” diye. Öyle bir alışmışız ki erkeklerin etrafta ‘E tabii benim de ihtiyaçlarım var!’ diye gezmesine. Kadınlar bitki zaten, polen atıyorsun onlara hooop meyve veriyor. Bu zihniyetin acilen değişmesi lazım diyeceğim de, bundan önce daha değişmesi gereken neler var. Zaten kadınlar bu durumu kabullenmişken, erkeklere “Kadına yatakta böyle davran, şöyle davran” dememiz saçma. Sağlık olsun bu saatten sonra. Bari bu yazımı okuyan hanımlar, siz kendinizi ezdirmeyin, bakın Rihanna'ya 

"Cause I may be bad, but I'm perfectly good at it, Sex in the air, I don't care, I love the smell of it, Sticks and stones may break my bones, But chains and whips excite me" 

diye çakmış seks zevkini... Hani bu kadar da olun demiyorum da :D gene de ezdirmeyin işte kendinizi!


22 Nisan 2012

Takılmacaing


“Takılmak” diye bir ilişki türü varmış. Bu devirde çıktı bu da. Eskiden pek yoktu. Eskiden “seks” yapılınca “seks yapıldı” olurdu. “Tek gecelik ilişki” adını alırdı. Zaten her kızın da bi tarafı yemezdi bunu yapmaya. Bunu yapmak için o filmlerde gördüğümüz karakterdeki kızlar vardı. Bir bakışta nasıl bir insan olduğunu çözebildiğimiz kızlar.

Şimdilerde her gün buluşmak, yemeğe, sinemaya gitmek, arada öpüşmek; belki biraz ileri gitmek, baş başa şapşal şapşal bakışmalar ‘takılmaca’ olarak adlandırılıyor. Erkeklerin beklentisi çok net “seks” tabii de; bunun için öncesinde “Yaeee iyiyiz işte böyle ne gerek var ilişkimize isim koymaya” diyerek ilk cümlede saydıklarımı yapmak da “seks”in külfeti. Abi ilişki diyorsun Allah aşkına ya!!! Neyse… hoh… Bu şapşik erkeklerin, bu iş için “yanlış kızlar”ı seçmeleri de, henüz bu “kız tavlama” konusunda olgunlaşamadıklarının belirtisi. Eğer sen gidip sapına kadar duygusal, cici mi cici, bici mi bici, Filiz Akın gibi kızı Sharon Stone yapmaya çalışırsan, o iş olmaz abicim! Sen daha öğrenememişsin, bu “takılmaca” işini hobi olarak yapan kızlar var zaten. Onlara da bi lafımız yok. Saygımız sonsuz. Hep filmlerde kötü kaşar kız karakteri onlara kalsa da, biz onları sevip sayıyoruz. Evladımız gibi sonuçta.




Türk kahvesi hazırlama potansiyeli baileys hazırlama potansiyelinden daha yüksek olan kızlara lütfen saygı duyun. Bunların kimlikleri gayet açık, bariz net! “Atılcan, aşkım, neden biz de Nilaysu ve Batıcan gibi sevgili değiliz, neden bizim aramızdaki şeyin bir adı yok?” derse o kız, haklıdır. Çünkü o kız “seks”i ilişkinin bir parçası olarak benimser! Aşkla yapılması gereken bir şey olarak benimser. Hobi olsun diye “seks” yapmaz. Yani “takılmaz” o kız. Hiçbir yere takılmaz!

                             

Kız “Ben senin o bildiğin kızlardan değilim.” Der en sonunda erkek niyeti belli edince. Bu devrede erkeğin zaten bildiği kız tipi “tek tip” olduğundan (2 memesi ve bir kukusu olan canlılar) hatasını geç fark eder. Sizin o istediğiniz “iyi zaman geçirme dönemi (takılmak)” ya sevgili olmaktır ya da arkadaş gibi olmaktır. Bundan başka bir şey olmaz. Dediğim gibi “Friends with benefits” olayını arıyorsanız, o insanla takılamazsın, sadece temeli “seks” olan muhabbetler topluluğu yaşarsınız.

Seçimleri doğru yapın, daha fazla arkanızda kalp kırıklığı bırakmayın sevgili erkek arkadaşlarım…


Dip not: Bunu yapan kızlar var mı ya? Böyle erkekleri üzen??? Eğer varsa (ben hiç tanışmadım ama) siz de adam olun, ağzınızı burnunuzu kırdırtmayın.

5 Nisan 2012

"Evli Mutlu Çocuklu" Tipi Düğün Sendromu

'Her genç kızın hayalidir evlenmek' diye bir gerçek var. O beyaz gelinlik giyilsin, masallardaki kadar yakışıklı adama evet densin, hayatının en mutlu günü yaşansın falan... O masallarda hiç düğünleri anlatmadıklarından olsa gerek, genelde düğünler insana hayatının en mutlu gününü yaşatan cinsten değil. Ruhen yaşıyorsun belki, ama görüntüde en az Ajdar şarkıları kadar felaket! Valla açık olmak gerekirse, ben hayatımın en mutlu gününde "Demet Akalın-Evli Mutlu Çocuklu" ile dans eden bir yığın insanın arasında koca gelinlikle salınmak istemem.

Bugüne kadar bir sürü düğüne gittim. Ama isteyerek, ama aile zoruyla... Maşallah hepsi fabrikadan çıkmış elektronik cihazlar gibi aynı. Sanki hepsini aynı 'wedding planner'a yaptırmışlar. Kişinin maddi durumuna göre seçilmiş lükslükte bir mekan, sadece 1 düğün giyilmek üzere; yüzlerce lira bayılınmış abiye elbiseler (açıkçası aldığı 1 kıyafeti her düğün giyen insan da benim gözümde 'ucuz' değil de, zeki oluyor.), ya kravat ya da papyon takmış; birbirinin aynı siyah takımları giymiş erkekler, klasik ordövr tabağı, tavuk, püre ve sınırsız içki...

Açıkçası başta sorun yok, gelinle damadın salona girdiği kısım falan baya duygusal, nikah kısmı nikah memuruna göre komik bile oluyor bazen, hoşuma gidiyor öyle. Aptal bir sırıtma ile izliyorum her şeyi. İlk dans yapılıyor falan. O kısımda da nedense çok kastırıyorlar gelinle damada. Belli çalışmışlar ama sanki hareketleri sayarak falan yapıyorlar, o kadar otomatik görünüyor ki! Rahat bırakın çocukları canım, istedikleri gibi dans etsinler...(Hep kadınların başının altından çıkar ya böyle şeyler 'Dans dersi alalım hayatım, bıdı bıdı bıdı' falan diye.)

Her şey o andan sonra başlıyor ya işte! İlk dans bitiyor ve hooop Serdar'dan "Şeytan diyor kiii yanaşşşşşşşŞunaaaaa" başlıyor. Sonra yok Demet Akalın yok bilmem kim, bir sürü abuk subuk Türkçe pop şarkıları çalıyor. Ben dinlemek zorunda mıyım bunları? Hadi bir de ben gencim, orada 7'den 70'e insanlar var. Düğünler zaten yaşlıları(büyükleri) çağırmak için yapılıyor. 80 yaşındaki İsmail Amca'ya dinlettiğiniz şarkılara bakın yani.

Bilimum iç kıyıcı poplar bittikten sonra Edirne'den Ardahan'a bütün yörelerin türküleri çalınıyor bir de. Tamam Türküz, olacak o kadar ama yani! Dans pisti, dans pisti olmaktan çıkıyor Halk Eğitim Merkezi 'halk oyunları kursu'na dönüyor resmen. O kadar giyinmiş süslenmiş insanlar ter içinde kalıyor sonra, ortaya daha ilginç şeyler çıkıyor bu yüzden.

Peki o fotoğrafçılara ne demeli? Resmen para tuzağı ya! Annem bayılıyor o fotoğrafları almaya. Bugüne kadar aldığım tüm düğün fotoğraflarımı yan yana koysam hepsi aynı. 15-20 lira para alıyorlar bir de fotoğraf başına. Yazık günah ben o parayla 10 defa Söğütlüçeşme'den Avcılara giderim.

 Burada böyle büyük büyük konuştum, muhtemelen en korktuğum şey başıma gelip bir Karadenizli ile evleneceğim. (Lütfen kimse alınmasın Karadenizlileri sevmediğimden değil sadece kemençeye dayanamıyorum ve onların düğünlerinde genelde sınırsız kemençe oluyor) Belki gelecekteki müstakbel kocamı ikna ederim de, en azından birkaç açıdan farklı bir şeyler yaparız belki. İnşallah sizlerde istediğiniz düğünleri yaşayabilirsiniz bebiklerim... (ya da inşallah yaşamışsınızdır mı demeliyim?)

24 Şubat 2012

Tek şikayetim erkekler!

Genelde kız blogları erkeklerden fazla kilolardan ve pahalı alışveriş öğelerinden şikayet etmek için açılmış. Sağa sola bakınırken bunu fark ettim. Ama en çok yazılan konu da erkekler… Kendilerini üzen erkekler… Eski sevgililer… Yeni çıktığı kız daha güzel olan eski sevgililer… Yanında çirkin kızla gezen yakışıklı erkekler vs vs…

Şuan belki de tüm kız camiasının bana düşman olacağı bir yazı yazıyorum ama kusura bakmayın! Şimdi bu acı tespitleri bir bir yüzünüze vuracağım. Sürekli sosyal medyadaki sitelerde (özellikle blog sitelerinde) fotoğraflarla, yazılarla falan erkeklere lanet okuyorsunuz. Sevgilinizle başınıza kötü bir olay gelince ya da sevgilinizden ayrılınca tivitırnıza, küfür ve genelde memeli hayvan türünden olan canlıların isimlerini içeren sözler yazıyorsunuz. Feysbukta ayar verici imada bulunan şarkılar, klipler, videolar falan paylaşıyorsunuz böyle arabesk arabesk… Arkadaşlarınızla birlikte “O”nun tüm fotoğraflarını açıp bela sela okuyorsunuz. Ve daha aklıma gelmeyen bir sürü itici durum var…

Aslında var ya, hepiniz bekarken akıllara zararsınızBir gün bile erkeksiz duramıyorsunuz. Yazılarınızdan falan o kadar belli ki. Yok efendim yalnızlıktan sıkılmış, sevgisizlik başına vurmuş, daha ne kadar böyle gidecekmiş, herkesin sevgilisi varmış bir sizin yokmuş. Söz konusu aşk olunca nevrimiz dönüyor biz kadınların… Şurada on tane blog yazarı kızın, iki hafta arayla yazılmış iki yazsını karşılaştırsam sekizinde dokuzunda bu dediğim tezatlığı eşek gibi ispatlarım. Tagline'larına bakıyorsun "Aslında her kadın budisttir, hayatının bir döneminde öküze tapmışlığı vardır" yazıyor, yazılarından birini aç "Suphican seviştikten sonra bana sarılıp uyuyor, çok şeker." Yani; 

Önce Böyle:


Sonra Böyle:





Böyle tivitırda falan, arkadaşlarım, erkekleri aşağılamak suretiyle bir söz paylaşıyor. (“Erkekler bilmemne gibidir, bıdıbıdı yaparsan zübükzübük olurlar” şeklinde ve düzeninde giden bir söz düşünün) Ondan sonra feysbukuna bakıyorum kızın,  “İbiş Kocamemiş ile bir ilişkisi var” yazıyor. Profil fotoğrafında sevgilisiyle öpüşürken bir fotoğraf falan... Girip yorumlara bakıyorsun;

“asqhumm seni choq seviyorum bebeqimsin mucuk mucuk, şlöf şlöf.”
“ben de seni seviyorum İbişsu’yum, bitanem sevqilim <3”

Yorumlaşmalar bu şekkıl. Yani şimdi…(izleyiniz).... Neyse Aradan iki gün geçiyor feysbukta ileti: “İbişsu Vericioğlu’nun ilişkisi yok” yazıyor. Haydaaaa?!?!?!?! Fotoğraflar gitmiş, İbiş feysbuktan silinmiş falan.. Tivitırına bakıyosun “Allah onun belasını versin öküz oğlu öküz, senin ağzına ****** ”
E yuh diyorum ben o sahnede! Daha iki gün önce beraberdiniz… Çocuk Yapım Project: Level 2 tadında bir resminiz vardı profilinde İbişsu'cum? Noldu onlara? O yazılara falan? Yalan tabii…

Olayın ertesi günü, İbişsu tivitırına “Erkekler bilmemne gibidir, bıdıbıdı yaparsan zübükzübük olurlar” şeklindeki yerici cümleyi yazıyor. Onun ertesi günü bu söz yumuşatılmış bir içimde erkeklerle iligili 1700lerin felsefecilerine ya da yazarlarına ait özlü söz olarak çıkıyor karşımıza. Sonra o gecenin akşamında şöyle bir ileti beliriyor “Şuan o kadar mutlu ve huzurluyum ki, çıplak bir şekilde buradan Bağdat'a kadar koşabilirim.”
Ve bingo! O anda buz dağı görünüyor… Ertesi gün İbişsu'nun Çükütay'la, yani, yeni bir erkekle çıkmaya başladığını öğreniyoruz… Yani… Vuuuğr, vuğr bu akılsız başı duvarlara taşlara vuğr sevabınaaaaaaa!!!!

Bu uzun hikayenin kısaca özeti, her kadın aslında biraz ikizler burcudur. Normalde genelleme yapmayı sevmem, bu konuda da yapmayacağım, çünkü ben cidden böyle değilim. Zaten iki seneden fazla bir süredir bekarım, rahatım, vikviklenmiyorum, erkeklerden de bir şikayetim yok onlar hep oldukları gibiler. Yalnızlıktan kendimi dağlara taşlara vurmuyorum. Ama çoğu erkek ne kadar seks meraklısıysa, çoğu kadın da erkek meraklısı. Kedi gibiler, sürekli sevilip okşanmak istiyorlar. Ama başına erkekler yüzünden bir iş gelsin; Aman Yarabbi. “Otuz metreden fazla yaklaşma yanıcı madde”

Yani diyeceğim, n'olur erkeklerden şikayet edip durmayın artık. Sorun erkeklerde değil çünkü. (hayır beyler bu sahnede boşuna sinsi sinsi gülmeyin cümleyi düşündüğünüz gibi tamamlamayacağım...)

Sorun insanlarda... Öptüm canikomlar =*

19 Şubat 2012

Selam tanışalım mı cağnım?

Bu sefer fotomoto yok bunu dinleyiniz

Başlık çok önemli bir kelimeyi barındırıyor. "Tamam, tanışalım" diyorsunuz, peki tanıyabiliyor musunuz? Şuan çevremizdeki o kadar çok insanı tanıdığımızı zannediyoruz ki… Aslında tanımıyoruz. Boşuna annem gelip kafamda “Bir insanı tanımaya bir ömür yetmez.” Diye öğüt verip durmuyor. Kadın haklı beyler, dağılın! (Gerçi o her daim haklı da, neyse, konu bu değil şimdi)

İnsanın iç dünyası denen şey çok acayip. Fok balıklarının yalnız olması kadar acayip hem de. Hatta insanların popileri olması kadar acayip! Daha önceki yazılarımda demiştim, "kendimi dışarıya mutlu mesut, kahkahalar atan biri olarak gösterirken aslında içimde fırtınalar kopuyor olabilir" diye... ____! (link’i açtıktan sonra buraya ‘ıyk Sezgiii!’ şeklindeki iğrenme nidası gelecek)

İşte bu da tam olarak insanı tanıyamamakla ilgili bir durum bence… Çünkü benim bir süreliğine takındığım bu tavırı, bir ömür sürdürebilenler var! Canım ciğerim dediğiniz insan gün geliyor öyle bir yamuk yapıyor ki, düzeltebilene aşk olsun… Ve ben, tanıdığımı düşündüğüm bir insanın, “açıklarını” yakaladıkça o kadar deli oluyorum ki, anlatamam! Böyle normal normal konuşurken arada bir laf ediyor, aldırış etmiyorsun, sonra 2,3,5,7 derken her şey yavaş yavaş açıklığa kavuşuyor. O kişinin bilmediğin yönlerini keşfetmiş oluyorsun. İşin kötü yanı bunu 2 günde de, 2 ayda da, 2 yılda da hatta 20 senede de fark edebilirsin! Başlarda bir süre kişiyi sevdiğinden ötürü “Bunun nesi var ki böyle? Allah Allah bi tuhaf falan deyip geçiştirirsin. Sonraki levelda “Kafasına sıçcam ben bunun hea! Napıyo bu adam la? Deli edecek beni!” demeye başlarsın. En sonunda da gerçekler ortaya çıkar! Bu kişi senin düşündüğün adam değildir.

Önyargı ile ilgili bir yazım vardı. Bu da bazı insanların tanıma yöntemi, az önce anlattıklarımın tersi bir nevi… Bu zekai şahıs, birini; 2 günde elde ettiği bulgularla kafasında oluşan karakterin içine yerleştirir, sonra kişi “Ben aslında böyle bir insanım, sen beni dinlemedin ki anlatayım.” Deyince, zekainin verdiği cevap “Ben sana güvenmiyorum.” Olur. Hay seni eşekler kovalasın e mi! Tarzan beyinli. Tarzan bile senden zekidir oğlum. Kafanda kurduğun şeye tabii güvenmezsin geri zekalının başganı!

Kitaplar için ‘satır aralarını okumak gerek’ derler ya, insanlar için de yapmak lazım onu. Gerçi o da zor iş. Başta demiştim, -daha doğrusu annem demişti- bir insanı tanımaya ömür yetmez. Siz siz olun kolay güvenmeyin. Adama amcam dersiniz, halanız falan çıkar…

6 Şubat 2012

S.O.S!!! Duygu-salım Battı!


Aslında en başta erkekler üzerine kapsamlı bir yazı yazmak istiyordum. Ama yaptığım istatistiklere göre; uzun, başlığı güzel olmayan ve de konusu yeterince ilgi çekici olmayan yazılarım pek okunmuyor. O yüzden kapsamlı bir yazı yazmayacağım. Erkekler hakkında derinlemesine konuşmaya başlarsam, o yazı değil, V.C. Andrews serilerine döner…

Son zamanlarda, bir arkadaşım vasıtasıyla, “duygusal” erkek kavramının dibi ile tanıştım. Yani şaşkınlığımı ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim.  Şimdi, bazılarınız “Ne var yani? Erkek duygusal olabilir.” Diyorsunuz, duyuyorum. Hele de bazı erkek arkadaşlarım :) Ama bu bahsettiğim dibi oğlum dibi! Hani biskolatadaki yaprak altında gitar çalmayı seven türden değil… İstediği şeyi elde edemeyince hayata küsen tip bu… Bir kızla konuşurken, kız “Bir şeylerin olmayacağını, ilerlemeyeceğini” söyleyince, kızı hayatından; ‘bir bardan yaka paça atılan abaza herif’ gibi çıkaran erkek bu. Böyle sırf gönderme olsun diye sosyal medyadan uzun uzun Orhan Gencebay’ın şarkı arası konuşmaları tadında yazılar yazıp kıza alenen mesaj yollayan türden! Facebooktan falan silen cinsten! Allah’ım! Ben alışkın değilim abi! Hele de, tanıdığım erkekte bu davranışları görünce dumura uğruyorum. Sonra “Oha lan, ben bu çocuğu tanımamışım ki?!” diyorum. Kızlara duygusal derler bir de; ‘Yok sürekli ağlıyor, yok ben böyle deyince vikvikleniyor.’ Erkekler duygusallık konusunda çok daha vahimler! Yani bu şey gibi bence; erkeklerin kızlardan daha fazla dedikodu yapması gibi.(Böyle bir şey de harbiden var hiç tartışmayalım şimdi! Kanıtlarla sabitlendi bu durum!)

Ben genelde erkekleri şöyle tanıdım(Yani tanıyordum): Bir kızla konuşmaya başlar, güzel bulursa flört eder, sonra telefon çıtırdaşmalarına geçilir, “buluşalım mı vehehehehe” diye baskı kurar, sonra da eğer ilişki olursa olur, olmazsa olmaz. Erkek bu kafadadır. Ama bir ilişkiyi; “buluşalım mı veheheheh” evresinden sonra, istemeyen taraf kız olursa, “amaaaaaaağn Allah!”mış, durum… Ben daha hiç şahit olmadım, genelde şutlanan taraf oldum. Ya da ben istemediysem de hiç gelip beni darlamadılar “Nolur deneyelim Sezgicancığım bize bir şans veeeeğr” diye, “Eeeh be s****r git!!!” oldular hep.(bu kısım kızın cazibesi ile de alakalı olabilir ya da başka bir şey neyse bilemedim şimdiAmaaaa neler gördüm, neler neler neler gördüm. Bir mesajlar… bir yazılar… Sırf bir ilişki geleceği görülmedi diye “Tamam artık görüşmeyelim, eğer sen sevgilim olmayacaksan hayatımda olma dayanamıyorum” demeler. Facebooklardan silmeler…(Abi facebooktan silmek nedir yahu, bak onunla ilgili de bir yazı yazayım ben bir gün, ne boş bir iştir. Ne ergen bir iştirNeyse, ben trip atan erkeğe alışkın değilim, alışamıyorum, alışmak istemiyorum! Erkek reddedilmeye bir kızdan daha fazla tepki göstermemeli! Ego meselesi değil buradaki olay! Kesinlikle değil. Zaten ego meselesi yapan adam çapkındır, uzun süreli ilişki aramaz, tek derdi listesine yeni “chick”s eklemektir. Buradaki gereksiz duygusallık! Aşık olmuş olabilirsin, anlarım ama; aşık olmuş bir kız(normal bir kız) bir kez reddedildikten sonra;

-Seni istemiyorum Banunaz, biz sevgili olamayız.
-Ama Berkecan, bir deneseydik? Belki olurdu? Çok ortak yönümüz var. Mutluluk sarhoşluğundan ölebiliriz.

Demez!!! Adabıyla reddedilmenin verdiği acıyı en yakın arkadaşı ile paylaşır. Twitterına özlü söz yazar. 1 hafta sonra biter bu sendrom. Bu kadardır. Bir erkek de bundan fazlası olmamalıdır! Hatta erkek lütfen twittera reddilme ile ilgili özlü söz de yazmasın! Facebook’u gözünde büyütmesin! Duygusallık sadece hayvanlara işkence yapıldığında ve Angelina Jolie’nin filmlerde öldüğü sahnelerde kalsın erkekler için.(Bi de sevgilinizle baş başa kaldığınızda, hatta özellikle yatakta ilk kısımlardayken duygusal olunuz.) Olur mu? Olmaz mı? Hı?

Dip not:Lütfen yazı konusu “eski sevgili” durumu ile karıştırılmasın. “En az 1 yıllık” sevgilisinden ayrılmış erkeğin acı çekmesine hak veririm çünkü, özellikle de terk edilmişse. Ben sadece ilişki başında reddedilmiş erkekten bahsettim. Yani eleştirileri ona göre alayım o.O

28 Ocak 2012

Beni mutlu eden şeyler


  Hazır finallerim, bütünlemelerim, cartım curtum bitmişken hemen bir yazı yazayım dedim. Sonra acaba ne yazsam ne yazsam diye düşünürken uykum geldi. Sonra da bu başlığı buldum. Şimdi, aradaki bağlantıya geçiyorum.

  1)Uykumun geldiği anda bu başlığı bulmam tamamıyla şu hayatta beni en mutlu eden şeyin uyku olmasından kaynaklanıyor. Bıraksanız günlerce yatakta kalabilirim. Hiç sıkılmam, vicdan azabı da çekmem! Bir tuvalet molası için kalkarım herhalde. Tabii bir de işin yemek kısmı var. O da şu hayatta en sevdiğim 2. şey. Gerçi yemek yemek, yatak içerisinde gerçekleştirilebilecek bir eylem. O yüzden yataktan çıkmamız gerekmiyor.

  2)Yapmayı sevdiğim şeylerden bir diğeri de kitap okumak. Yazmak da olabilir. Bence bu iki aktiviteyi de herkesin yapması gerek. Neden diye sormayın, yazmak da okumak da insanı rahatlatacak şeyler… Yapan bilir.

  3)Yürümek! Öyle spordu, bilmem neydi hiç kasmaya gerek yok. Güzel ve sakin bir yürüyüş beni çooook mutlu edebilir.

  4)Mantı! Yaprak sarma! Kesinlikle beni çok mutlu ederler! Bunların birleştiği ortak nokta ise yoğurttur. Bence tüm olay yoğurtta da, neyse!

  5)Çikolata! Waffle! Çikolata kaplı çilek! Bak söylerken bile ne güzel görünüyorlar göze… Gerçekleri bambaşka bir güzel…

  6)I-pod’um! Ah ah… Canım I-pod’um… Biz çok mutluyduk onunla birlikte. Apple markasına dair saygı duyduğum tek şey ‘I-pod classic’tir benim! Kendisi birkaç hafta önce bozuldu. Beni yalnızlığa mahkûm etti. Bir tanecik arkadaşım. Param olana kadar da yenisini alamıyorum. Hatta param olsa bile I-pod classic’i artık bulmak zor…







  7)Makyaj malzemeleri ve ayakkabılar! Böyle mağazaların önünden geçerken duruyorum. Farların ve ojelerin dizilimindeki renk uyumuna bakıyorum. Ne güzeller ya. Böyle sebepsiz yere mutlu olma duygusu oluşuyor bende. Hoş bir şey. Ayakkabılar ise; bazılarını giyemesem bile ağzımın suyu akarak baktığım eşyalar. Hele de giyen kişi hakkını vererek giyiyorsa… Ben spor ayakkabı kızıyım. Ayağımda spor ayakkabı varken mutluyum. Ama topukluyu giymeyi bilene de saygım var. Böyle paytak paytak yürümüyorsa iyi güzel, ama bu konuda beceriksiz olup ısrarla giyen o kadar çok kadın var ki…

  8)Sınavdan iyi not almak! Hazır az önce bu anı uygulamalı olarak yaşamışken yazayım dedim. Yazının başında finaller bütünlemeler bitti demiştim. İnsan bu kadar çabadan uğraştan sonra yüksek not alınca böyle bir ifade oluyor suratta. E tabii mutluluk da cabası…





   9)Dizi izlemek! Elimde koca bir tabak abur cuburla dizi izlemek kadar huzurlu bir olay daha yoktur herhalde. Böyle ayaklarını uzatıp pişkin pişkin ekrana bakmak… Duruma göre küfretmek ya da aptal aptal sırıtmak… Eminim ki bir şey izlerken tek laf yetiştiren kişi ben değilimdir.


  10)Hayvanlar! Açıkçası sevimli yüz hatları olan hayvanları severken amaçsızca bir mutluluk oluyor içimde. Böyle 5 yaşından gün almakta olan bir kız çocuğunun çıkardığı sesleri çıkararak onları sevmeyi çok seviyorum. (Akuçukuçukuçu, bıdıbıdıbıdı vb…)



  11)Ve mutlu olan insanlar. Sanırım çevremde biri mutluyken, benim ne kadar bir sebebim olmasa da mutlu oluyorum. Kişiyi tanıyıp tanımamam önemli değil. Bir kafede otururken karşı masadan biri kahkaha atıyorsa, ben de onunla birlikte kıkırdıyorum olduğum yerde. Ya da bir arkadaşım kendisiyle ilgili mutlu bir şeyi anlatıyorsa, benim suratımda şu ifade oluşuyor;



Benim aklıma gelen bunlar şimdilik sanki. Acaba sizi neler mutlu ediyor..

6 Ocak 2012

Bir Yaz Tatili Analizi

Evet, gitmeden önce baya bas bas bağırdım şu kadar gün kaldı gideceğiz, gittik ha vardık bilmem ne diye… Gittik. Gittik de n’oldu? Allah aşkına Kıbrıs 2 sene önce de aynı yerdi 5 sene önce de. Yahu bir gram mı yenilemez insan bir ülkeyi(Bak ülke yazısının altını çiziyorum çünkü hala bunu kavrayamamış insanlar var. Kızıyorum onlara!)

Gitmeden önce, havaalanında uçağı beklerken son kahvemi içtiğimi bilmiyordum! Son starbucks kahvemdi, ama ben bir hafta boyunca kahvesiz kalacağımı düşünmemiştim, niye öyle oldu bende bilmiyorum. Hala düşündükçe ağlayasım geliyor. Neyse ki o sorunu da döndüğüm gün çözdük.(Starbucks’ta kahvem ile uzun süreli bir aşk yaşadıkta.)

Misal, diğer ilginç bir olay da yaz tatiline gidiyoruz değil mi? Yaz tatilinin en önemli unsuru dondurmadır yani. Sıcakların tatlısı. Ben bir kez bile yemedim! Onu da bilmiyorum neden. Bir kez bile canım çekmedi. Zaten yemeye kalksam muhtemelen bir magnum 7 lira falan olacaktı. Orda hayat öyle pahalı ki… Yani turiste pahalı aslında… Mesela bir restorana gidiyorsunuz, et yemekleri (bide kuzudan başka bir şey vermemeleri adamı deli ediyor! Yahu kuzu yemek istemiyorum kardeşim ben!) 25 ila 40 lira arasında değişiyor. Kuzu çevirme 36 lira falan. Sanki kuzuyu satın alıyoruz. Telefonla haberleşme de öyle. Turkcell –orda nam-ı değer Kktcell kendileri- ağzıma etti bıraktı. 20 lira ile gittim -0,48 ile döndüm! 1 MB internet kontörlü hatta 24,6 lira iken faturalı hatta 2 lira falan? Oldu mu şimdi arkadaş ya?

Neyse biz gittik kalacağımız otele, Acapulco Resort Convention Spa adı da =D çok sevgili annem normalde apartmanda yaşadığımız için bungalov da çiçeklerin böceklerin arasında kalmak istedi. Biz otele 12 de falan vardık odayı 14 bilmem kaçta anca verdiler o tam bir fiyasko idi. Verdikleri oda da Mersin dolaylarındaydı zaten, havuza ve restorana yürümek 3 gününü alıyordu insanın. Küçücük oda da anca bir gün dayanabildik zaten 2 kez klima bozuldu ve gece sıcakta uyumak zorunda kaldık. Annem zengin oldu ve ben her zaman gibi “if i was a rich girl” söylemeye başladım. İlk akşam anca casino bize iyi davrandı. Normalde beni almamak için bin bir takla attıkları yere elimi kolumu sallaya sallaya girmem iyi oldu bu sene. Yani sırf pahalılıktan, orda her şey bedava; içtiğin su, s*çtığın b*k… yoksa otelde bunların hepsine ayrıca para alıyorlar. İnternet bile ücretliydi ya! Yoksa bu yazıyı orda da yazardım ama fazla vaktimiz yoktu ne yazık ki.

Annem, ilk gece kazandığı paranın küçük bir kısmı ile bizi otel odasına aldırdı ertesi sabah, anca o kadar dayanabildik çünkü. Otel odası benim tatil hayatımdaki dönüm noktası oldu. Her zamanki gibi televizyona bakan yatağa geçtim. Zaten tatil boyunca tüm yaz dizilerine başladım, sorsanız hepsinin konusunu oyuncularını kanallarını falan söyleyebilirim.

Otel ne yazık ki çoluk çocuk doluydu. Herhalde otelde en çok nefret ettiğim durum bu oldu. “Annieneieneiene” diye ağlayan o kadar çok kafa vardı ki… Koridorda, havuz başında, kumsalda, yürüyüş alanlarında, lobide ve en kötüsü de yemeklerde. Ya aslında çocukları da severim ama bazı aileler çocuk bakma konusunda baya başarısızlar. Kendi çocukluğum ile kıyaslıyorum, diyorum "Ben hiç böyle bir tip değildim, benim annem babam hayatta böyle davranmama izin vermezdi."

Allah’ım, bir akşam resmen açık büfenin önüne 2.80 yüzüstü pozisyonda yatmış bir çocuk vardı 4-5 yaşlarında. Elinde bir oyuncak… Adam yatmış öylece, kaldıran falan yok. Artık napıyorsa, yemek yemeyeceğim diye protestoya mı girişti ne oldu bilemiyorum ama beni deli ettiği kesin. Bunlardan yaklaşık 300 tane falan vardı işte, yaş yaş, cins cins, boy boy! Katlanılabilir oldukları tek yer mini disco idi. Orda da ben 6 yaşındayken çalan şarkılar çalıyor hala.

Sanırım yemek konusu açılmışken Kıbrıs’a gittiğimde ne kadar kilo aldığımdan bahsetmeme gerek yok. Bildiğiniz göbek yaptım, o incelttiğim belim geri çıktı. Ama değdi! Müthiş yemekler yedim yani otele dair en güzel şeydi yemekler. Sanırım her öğün patates yemem –evet kahvaltılarda da yedim- kilo almada baya etkili oldu. Dünyanın en güzel patatesine sahipler. Ölmeden oradan patates yiyin. Yaşasın Kıbrıs patatesi!

Sevgili annem benim bavulumu hazırlamakta çok ısrar etmişti, plaj terliklerimi unutmuş sonra. Bende spor ayakkabıyla plaja gitmek zorunda kaldım 2 gün. Sonra ablamla Girne’ye indik bir akşam, yahu ölü bir yer orası! Ne müzik var ne disko ne bir şey. Terlik alacağım açık mağaza bile yok daha saat 8 falan. Anca Nil Karaibrahimgil konseri biletlerini alıp döndük. 25 liraya hem de! İnanılmaz ama gerçek, bilet denilen şey ucuz orda!

Ertesi gün (10 Ağustos Çarşamba), gündüz annemle birlikte de gittim, Allah’tan Adidas mağazasında ayağıma uygun bir terlik bulabildim. Camdan ayakkabısını bulmuş külkedisi kadar sevinmiştim o zaman inanır mısınız? Dönerken toplu taşıma kavramları pek gelişmediği için o kazık taksilere binmek zorundaydık gene.(Otelle Girne arası gündüz tarifesinde 24 gece tarifesinde 30 falan yazıyor. –evet hala tarife falan kullanıyorlar-) Neyse, işin komik yanına geleyim biz durağa gittik annemle, orda bir grup erkek muhabbet ediyordu, annem seslendi “Sıra kimde acaba?” diye. Sonra duvar dibinde oturan sarışın taş gibi kıvırcık saçlı dövmeli abla kalkıp “Şu araç, buyurun.” demez mi? Biz annemle birbirimize bir bakış atıp tin tin taksiye bindik. Kızcağız bizi müthiş güzel bir şekilde –eli viteste araba kullanıyor bu arada, erkek gibi tripleri falan- otele götürdü. Baya etkilendim ama öyle böyle değil, valla orda kızlara hayat güzel!

Döndükten sonra o gün fitness salonuna gideyim dedim. Zaten ilk orada ki aynalarda fark ettim göbek yaptığımı. Fitness salonuna giderken geçtiğim koridorlar ise beni benden aldı. Spa merkezinin içindeymiş meğersem. Bildiğiniz şu filmlerdeki gibi mumlarla aydınlatılmış tütsü kokan bir koridorda ilerleyerek gittim salona. Her açık kapının içine baktım, üzerinde kuğu şekline getirilmiş havlular ve çiçeklerle bezenmiş masaj yatakları vardı. Gene içeride de mumlar yanıyor. Ama ben oradan geçerken masaj yaptırmış kadar olmuştum zaten. Bildiğin fitness salonuna değil de, nirvanaya ulaşacakmış gibi hissetmiştim yürürken. Sonra 15 dakika spor yapabildim anca. Çünkü terden ve yorgunluktan yerleri yalıyordum. İçimden “Başlarım böyle işe! Tatile mi geldim, eziyet çekmeye mi” dedim. Bi daha da gitmedim valla. Ama o koridordan bi kaç kez daha geçtim durup dururken =D

Sonraki gün (11 Ağustos Perşembe) babamın doğum günüydü ve ben daha babamla telefonda 1 kez ve 30 saniye falan konulabilmiştim. Zaten vicdanım çok rahatsızdı, gergindim, babamsız tam da adamın doğum gününde tatil yapıyoruz diye. Arayalım arayalım diye tutturuyordum ama annem daha uyanmamış olacağını iddia ederek beni kekliyormuş meğersem. Bir ara ortadan kayboldu işim var odada diye. Anlamadık biz tabii, herhalde tuvalet için gitti falan dedik. Tam ablam sırtıma güneş kremimi sürer iken, annem göründü. Şemsiyelerin altında ise dünyada başka kimseye ait olamayacak bir göbek. İçimden “bu göbek ancak bir kişiye ait olabilir” dedikten sonra “Babaaaaaa!?!?!?!” diye çığlığı bastım. Birden ‘Sinan Çetin ile Film Gibi’deymişizcesine koşmaya başlayarak üzerine atıldım adamcağızın, baya duygu seli oldu orada tabii, herkes bize bakıp iç çekti. Sanki 10 yıldır görmüyor da, babasını yeni bulmuş gibi olmuştu. Ama ne yapayım? Adamın doğum günüydü, gelince bende baya heyecanlanmıştım.

Babam geldikten sonra annem onun odasına taşındı ^^ . Ve bende nazikçe televizyonu bahane ederek ablamı tek kişilik yatağa gönderdim. Ama öyle bir duygu idi ki anlatamam, odada klima açık, ben çift kişilik yatakta tek başıma bir elimde kitabım öbür elimde kumandam koca koca yorganın altında yatıyorum. Valla en çok özleyeceğim durumlardan biri de o. Her şey iyi güzeldi de bide Brad Pitt, yatağın ucuna ilişmiş bir şekilde bana karpuz yediriyor olsaydı (valla başka niyetim yok sadece karpuz yani ^^ ) daha iyi olurdu.

Bazen akşamları popomu yaya yaya yatmaya ara verip, annemlerin yanına casinoya indim. Belki bir şeyler yerim içerim diye. Arada tuşlara basmadım da değil hani. Jackpotları az çok çözdüm gibi. Sağ olsun babacığım integral-türev anlatır gibi anlattı bana ‘lines’ları ‘bet’leri. Gerçi integral-türev daha kolaydır ya, neyse. Jeton atılarak oynanan eski tip makineler var. Onlar bana baya gıcıktı. Kaç tane jetonumu yediler alçaklar! Bir tanesinin kolunu bozdum sonra bende. Neyse ki her zaman ki gibi babam devreye girip halletti. Bir de bu casinoda insanlar bir tuhaf. Bildiğin ayaklarını uzatarak oturup, bir eliyle jackpotun tuşuna basarak, diğer eliyle erkeklik organını hoyrat bir biçimde düzelten tipler falan var. Zaten görevli adamları çağırmak için “mucçk mucçk” diye ses çıkardıkları bir ortamdan ne beklersin ki?

Bu öpücük atılan adamlardan birisi ablama Türkçe olarak “Rus musunuz?” diye sormuş bir kere. Gerçekten ben olsam ne yapardım acaba o durumda. Gülsem mi, ağlasam mı?

Nil konseri çok güzeldi. Gördüğüm en modern amfitiyatro da, hayatımdaki en samimi konseri izledim. Nil baya eğlendirdi bizi, zaten şen şakrak bir kız. Bir ara seyirciye karıştı falan. Canım yerim ben onu. Siz de izleyin diyeceğim de, burada gitmek aynı etkiyi vermez yani. Bir de şimdi 2 kat para…

Pazar günü gene Karpaz turuna gittik. Daha önce de gitmiştik. Kıbrıs’ın uç bölgesi. Denizi şahane. Caretta carettalar falan çıkıyorlar. Gerçi bizim gittiğimiz gün dalgalıydı deniz. Başıma neler geldi sormayın. Dalgalar öyle bir çarpıyor ki… Acemi birinin sörf denemeleri yapabileceği kapasite de dalga vardı. Bir ara bikinimin altı açıldı. Allah’tan düştüm de kimse benim koca popomu görmedi. Düşmeseydim baya afişe olmuştum yani öyle böyle değil. Onu da ucuz atlattık neyse ki.

O gece ölü gibi uyuduktan sonra ertesi gün dönüyorduk zaten (15 Ağustos Pazartesi). O gün odayı 1 de boşaltmamız gerekiyordu. Bavulları taşıdım odadan lobiye. Zaten o ara karar verdim bellgirl’lük yapmaya. Baya iyiyim çünkü o işte. Bavulları trafik canavarı gibi sürsem de başarılıyım. Valla para kazandıran bir iş ise yaparım seneye yazın. O sabah waffle kokan son pancakeimi yerken baya kötü hissettim kendimi. Öğlende son patates püremi yedim. Sonra yan masada ağlayan çocuk gittiğime mutlu olmama neden oldu tekrardan. Saat 5 buçuk gibi havalanına geldik. Dünyanın en berbat havaalanı Ercan sanırım. Geliş-gidiş tarifelerini, “eski msdoslu bilgisayarlara benzeyen tvlere” yazdıkları bir havaalanı. Küçücük bir yer. Buna rağmen Adana’ya gidecek uçağa “6 kez” “son” çağrı yapılan bir adam vardı. Adı da Nezar’dı adamın. Abicim zaten 15 dakikalık yol gideceksin yani geç kalacak ne var. 2 oda bir salon boyutunda bir havaalanı zaten orası.

Çok sevgili İstanbul’umuza döndüğümüz de medeniyete döndüğüm için baya mutlu oldum. Uçak inince gene alkışlayan tipler vardı. Ablama dedim “Şunu niye yaparlar orada ki pilot kim bilir günde kaç defa indiriyor kaldırıyor.” Sonra baya bir güldük lafıma. Yani mecazi anlam bir yana, haklıyım.


Son diyeceğim, eğer bir arkadaş grubunuz yoksa ve kumar sevmiyorsanız gitmeyin Kıbrıs’a. Sıkıcı bir yer. Ben de bir daha gitmeyeceğim zaten. Otobüs yolculuğuna hasret kaldım baya. İçimde ukde oldu hatta. Seneye mutlaka yapacağım. Uçak iyi güzelde, çabuk bitiyor. Ben hevesimi alamıyorum. Belki interraila gitmek kısmet olur da onu anlatırım, olmaz mı?